Kategoriler
Tarihin En Büyük Bilek Güreşi: Hitler-Stalin

1. Bölüm: Devlerin Doğuşu

Tarihin en büyük kavgası olan Hitler-Stalin savaşını okuyacağımız yazı dizimizin birinci bölümünde, bu iki diktatörün 1920’ler ve 30’lar boyunca ülkelerinin gücünü nasıl hızla arttırdıklarından söz edeceğiz.

“Küçük Caniler Yaratmanın Erdemi” başlıklı yazı dizisinde, 1920 ve 30’larda Hitler’in iktidara geliş sürecinden ve iktidarı ele geçirdikten sonra yaptıklarından söz etmiştik. Bu nedenle elinizdeki yazıda, Rusya’nın Hitler için ne ifade ettiğini ve Almanya’daki zırhlı birliklerin gelişim tarihini belirttikten sonra Almanya bölümünü kapatacağız.

Diğer yandan, Stalin dönemi Rusya’sına ilk defa değineceğimiz için, bu dönemin SSCB’sini daha detaylı bir şekilde anlatmanın uygun olacağını düşünüyoruz.

Yazı dizisi boyunca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) yerine genelde “Rusya” ifadesi, bazen SSCB kullanıldı. Çünkü bu mücadele yalnızca SSCB ile Nazi Almanyası arasında meydana gelen tek bir savaş olmadı, yüzyıllardır süren Alman — Rus güçleri arasındaki savaşın 20. yüzyıldaki bölümünü oluşturdu. Ayrıca, SSCB’nin yıkılmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra bu topraklar günümüzde tekrar tarihi adıyla “Rusya” olarak adlandırılırken, yazıda da daha tanıdık olan bu ifadenin kullanılmasını tercih ettik.

Benzer şekilde, okuma kolaylığı olması açısından, yazı dizisi boyunca “Büyük Britanya” yerine Türkiye’de sık kullanılan şekliyle “İngiltere” ifadesine yer verdik.

Bir not daha… Ara başlıklarda şarkı sözü kullanıldığında, bu başlıkların yanlarına ilgili şarkıların Youtube’daki linkleri konuldu. Bunların içinden ilginizi çekecek şarkılar çıkabilir.

Umarım ki bu yazı dizisini, onu yazarken aldığım zevke benzer bir keyifle okursunuz.

A. Faşist Dev: Almanya

“Nerede o şeytan icadı silahların, topların yaydığı dehşetin olmadığı günler! Bu silahı icat eden eminim çoktan cehennemin dibini boylamıştır. Bu icat sayesinde korkağın teki, cesur bir şövalyenin canını rahatlıkla alabilmekte ve yüreği cesaretle dolu bu kahraman, ölümün nereden geldiğini bile anlamamakta ve daha uzun yıllar yaşamayı hak eden bir insanın hayatı, rasgele gönderilen bir gülleyle — ki bu gülleyi atan bile, belki bu lanet makinenin çıkardığı gürültüden korkup kaçıyordur — göz açıp kapayıncaya kadar sönüp gitmektedir.”

Miguel Cervantes, 1604

Nereye saldırsak, Batı’ya mı Doğu’ya mı?

2. Dünya Savaşı’ndaki Alman — Rus kapışmasının, ya da Almanya’nın dünya savaş literatürüne ihraç ettiği kavramla açıklarsak “Doğu Cephesi”nin, önlenebilecek bir savaş olup olmadığı üzerinde tarihçiler yıllar boyunca tartışmışlardır. Genel eğilim, bunun kaçınılmaz olduğu, zira Hitler’in saplantılı bir şekilde Rusya’ya odaklandığı yönündedir.

Gerçekten Hitler’in hayatının anlamı Rusya’nın fethiydi. Almanya’daki nüfus artışının beslenmesi için ihtiyaç duyulan toprakların, Avrupa’nın dışında edinilen sömürgeler yoluyla değil, doğrudan Rusya’nın işgali ile sağlanması gerektiğini düşünüyordu. Bunun da doğa kanunlarına uygun olduğunu, çünkü nasıl doğada güçlüler güçsüzleri yok ederse, güçlü halk olan Cermenlerin de güçsüz halk[1] olan Slav halklarını yok etmesi gerektiğini söylüyordu. Bu kavramın adı “Lebensraum”du (Yaşam Alanı).

Aslında bu yeni bir fikir değildi. Almanlar Ortaçağ’da da Töton Şövalyeleri tarikatıyla, Doğudaki pagan ya da Ortodoks Hristiyan halklara, Katolik Hristiyanlığı yayma bahanesiyle ama aslında topraklarını Doğu’ya doğru genişletmek amacıyla saldırmış, fakat önemli muharebeleri kaybederek bu saldırılarını durdurmak zorunda kalmışlardı. Zaten Hitler de, iktidara gelmeden yıllar evvel, daha 1920’lerin ortasında yayınlanan “Kavgam” adlı kitabında, Naziler olarak Almanların altı yüz yıl önce bıraktıkları noktadan başladıklarını ve Alman halkının batıya ve güneye doğru olan yürüyüşünü bundan böyle durdurarak dikkatini tekrar doğuya çevirmesi gerektiğini söylüyordu. Buna “Drang nach Osten” (Doğu’ya Yürüyüş) adı verilir.

Hitler’in farkı, işgalin dayanağı olan “misyon”u değiştirmekti: Yüzyıllar önceki “Hristiyanlığı yaymak” amacının yerini “üstün ırkın hakkı olanı ele geçirmesi” almıştı. Hitler’in kitabı “Kavgam”a göz atalım:

“Eğer bugün Avrupa’da yeni topraklardan bahsediyorsak, her şeyden önce Rusya ve ona bağlı devletleri düşüneceğiz (…) Doğunun dev devleti çöküş için hazır. Rusya’daki Yahudi hakimiyetinin sonu, Rusya’nın devlet olarak sonu olacaktır. İnsan ırkları konusunda ırkçı teorinin doğruluğunun en sağlam delili olacak bu yıkıma şahit olmak için kader tarafından seçildik.”

Peki, bu “kader”i gerçekleştirmesi beklenen Alman ordusunun durumu neydi?

Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu

Eğri kılıç kında paslanmalıdır (dinle)

Bu bölümün başına aldığımız İspanyol yazar Cervantes’in sözü, savaşlarda ateşli silahların yaygın biçimde kullanılmaya başlamasının, yüzyıllar boyunca kılıç, balta, ok gibi ilkel silahlarla savaşmaya alışmış insanlar üzerinde yarattığı etkiyi gözler önüne serer. 14. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyıl sonlarına kadar devam eden dönemde top ve tüfeklerin ateş güçleri sürekli arttırılmış, makineli silahlar ortaya çıkmıştı.

Başta İngilizler olmak üzere, Avrupalı ulusların Afrika ve Asya’yı sömürgeleştirmelerinde bu makineli silahlar çok önemli bir rol oynamıştır. 19. yüzyılda yazılan bir İngiliz şiiri, ordunun yerli halklara karşı üstünlüğünü şöyle anlatıyordu:

“Whatever happens, we have got

The Maxim gun, and they have not.”

(Ne olursa olsun, bizim

Maksim silahımız var ama onların yok.)

Daha kısa sürede daha fazla insanı öldürmek için tasarlanan Maksim silahı

Bir mitralyöz, 19. yüzyıl

Buluşlar ihtiyaçlardan doğar

20. yüzyılda savaş alanlarında motorlu araçlar görünmeye başladı. Bunlar 1. Dünya Savaşı’nda düşmana saldırmak amacıyla değil, askeri birliklerin cephe gerisinde bir yerden başka bir yere taşınmasında kullanılmıştı. Bunun yapılabilmesi için, söz konusu savaşta olduğu gibi, sabit ve iyi donatılmış bir cephe hattına ihtiyaç vardı.

1. Dünya Savaşı sonunda Almanya yenildi ve imzalanan Versay Anlaşması’yla birlikte ordunun mevcudu yüz bin kişiyle sınırlandırıldı. Bu nedenle, yeni bir savaşın çıkması halinde, Almanya’nın sabit bir cephe kurup bunu uzun süre tutabilmesi mümkün değildi. Hareketli bir savunmaya ihtiyaç vardı; motorlu birlikler hızla bir yerden başka bir yere nakledilebilmeliydi. Bu naklin düşman ateşi altında yapılabilmesi için ise, motorlu birliklerin zırhlarla kaplanması gerekliydi.

2. Dünya Savaşı’ndaki Alman efsanesi panzerlerin doğuşu işte böyle başladı.

“Alman panzeri” deyince Türk erkeklerinin aklına genelde bu gelir

Biz bundan bahsediyoruz

Kassandra Sendromu nedir?

Yunan mitolojisindeki tanrılardan Apollon, Kassandra adındaki çok güzel bir ölümlü kadını görür ve onunla birlikte olmak ister, ancak Kassandra kendisini reddeder. Bunun üzerine Apollon kadını lanetler: Kassandra, gelecekte meydana gelecek tehlikeleri önceden görebilecek, ancak kimseyi sözlerine inandıramayacaktır. Bu öykü “Kassandra Sendromu” adıyla günümüze kadar ulaşmıştır.

Aslında motorlu birliklerin cephe gerisinde değil, düşman hatlarının ilerisine yapılacak saldırılarda kullanılmasını ortaya atan, zırhlı tümenler kurulmasını öneren kişi bir İngiliz askeri — ileride 20. yüzyılın en ünlü askeri tarihçilerinden biri olacak — olan Liddell Hart’tır. Bununla birlikte İngiltere 1. Dünya Savaşı’nın galiplerinden olduğu ve elinin altında dünyanın en güçlü donanması bulunduğu için, bu fikrin üzerinde durmaya ihtiyacı yok gibi görünüyordu. Bu yüzden Liddell Hart’ın, geleceğin savaşlarının büyük zırhlı tümenler arasında geçeceğine dair öngörüsüne kimse aldırmadı.

İngilizler yıllar sonra savaş meydanlarında Alman panzerleriyle karşılaştıklarında, bu ihmalin bedelini ağır şekilde ödediler.

Nitekim, İngiliz Başbakanı Winston Churchill 2. Dünya Savaşı’na ilişkin anılarında Polonya ve Fransa’nın yenilgilerini değerlendirirken, Fransa ve İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’ndan sonra önemi artan zırhlı araçların stratejik değerlerini yeterince anlayamadıklarını kabul etmiştir.

Tipik bir Kassandra Sendromu örneği…

Bir kişi bir orduyu değiştirebilir mi?

İngiliz komuta kademesinde önemsenmeyen Liddell Hart’ın fikirlerine, genç bir Alman subayı olan Heinz Guderian[2] dört elle sarıldı. Her fırsat bulduğunda, kendi birliklerine ve üstlerine bu konunun önemini anlatıyor, Alman ordusunun en süratli şekilde oluşturacağı bağımsız motorlu tümenleri, ikmal birlikleri yerine, savaş birlikleri olarak kullanması için elinden geleni yapıyordu. Guderian’a göre, eski çağların süvarilerinin yerini 20. yüzyılda tanklar almalıydı.

Bununla birlikte Guderian’ın etkisi, özellikle Prusya Genelkurmayı geleneğinden gelen yaşlı komutanların direnci nedeniyle, uzun süre sınırlı kaldı. Kendisini denetlemeye gelen bir ordu müfettişi motorlu ve zırhlı birliklerden “Savaşı boş ver. Motorlu birliklerle ancak un taşınır.” diye söz ediyor, başka bir müfettiş Otto von Stulpnagel ise “Alman tanklarının harekatını hayat boyu ne siz görebileceksiniz ne de ben.” diyordu.

İşte bir müfettişten beklenen feraset(!)

Hayatı boyunca Alman tanklarının harekatını göremeyeceğine inanan Otto von Stulpnagel

Alman tank saldırısı, Sedan yakınları, Fransa, 1940

Achtung-Panzer!

1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte, Alman ordusunun kaderi değişti. Üst mercilere yeni atanan komutanlar zırhlı birlik fikrine sıcak bakıyordu. Hitler de, Guderian’ın kendisine gösterdiği ilk tank modeli “Panzer 1” ve benzeri motorlu araçları gördüğünde şöyle haykırmıştı: “Benim de tam olarak bunlara ihtiyacım var, işte bunlardan istiyorum.”[3]

Guderian 1936–37 kışında, zırhlı birliklerin gelişimini ve bunların kullanım alanlarını gösteren bir kitap yayınlandı. “Achtung-Panzer!” (Dikkat-Tank!) adını taşıyan bu kitap, 2. Dünya Savaşı’nda Alman ordularının yürüteceği “Blitzkrieg” (Yıldırım Savaşı) taktiklerini anlatmaktadır. Guderian’a göre zırhlıları cephe boyunca yaymak yanlıştı. Zırhlıların gücünden ve hızlarından yararlanmak için bir arada kullanılmaları gerekiyordu. Kendisinin şu sözü ünlüdür: “Birini yumruğunuzla döversiniz, açılmış parmaklarınızla değil.”

Heinz Guderian’ın Achtung-Panzer kitabının kapağı

İki sene sonra Almanlara karşı savaşacak müttefiklerin içinde, kendi ordularının da Almanlarınkine benzer şekilde yapılanması için üstlerini ikna etmeye çalışan genç, enerjik subayların çabaları, Fransa’da Charles de Gaulle ya da yukarıda değindiğimiz üzere İngiltere’de Liddell Hart örneğinde olduğu gibi, ne yazık ki bir sonuca ulaşamadı.

Bununla birlikte şunu da eklemeliyiz ki, genç Alman komutanların bu çabaları Alman ordusunu yalnızca belirli bir düzeye kadar güçlendirebilirdi. “Küçük Caniler Yaratmanın Erdemi” isimli yazı dizimizde belirtildiği üzere, Hitler’in Versay Anlaşması’nı yok sayarak Alman ordusunun mevcudunu arttırmasının yanı sıra, 2. Dünya Savaşı’ndan önce Ren Bölgesi, Avusturya, Çekoslovakya, vb. toprakları ve bu bölgelerin sanayisini Almanya’ya katması, Alman ordusunun büyümesinin arkasındaki asıl nedenleri oluşturmuştur.

B. Komünist Dev: Rusya

“Stalin Fransız Devrimi’nin sakat çocuğudur.”

Fransız Tarihçi François Furet

Taht oyunları: Diziler tarihten esinlenir…

1917’de Rusya’da komünistler iktidarı ele geçirdikten sonra çıkan iç savaşta, çar yanlılarının ve Batılı emperyalist devletlerin Beyaz Ordularına karşı, komünist lider Lev Troçki önderliğinde Kızıl Ordu kurulmuş ve Beyaz orduların yenilmesi sağlanmıştı. Bu nedenle Rusya’da ve ülke dışında çok ünlü olan Troçki’nin, bir suikastta yaralandıktan sonra sağlık durumu yıllar içinde kötüye giden Lenin’in varisi olarak görülmesi çok doğaldı.

Lev Troçki

Yine de Troçki, Rusya’nın başına geçebilecek tek aday değildi. Hiçbiri Troçki kadar muhtemel olmasa da, bu koltuğa sevdalanan pek çok kişi vardı. Bunlardan biri de Stalin’di.

Diğer yandan Lenin, Stalin’in hırçın kişiliğini ve acımasızlığını beğenmiyordu. Hatta bir ara Lenin’in karısıyla girdiği tartışmalar yüzünden Stalin neredeyse tüm gücünü kaybedecek hale gelmişti. Bununla birlikte Stalin geri adım atmıyor, Lenin’in karısı Nadezha Krupskaya’dan alayla söz ediyordu: “Ona neden saygı duyacak mışım? Lenin’le yatağa girmesi, onunla aynı tuvaleti kullanması, Marksist-Leninist ideolojiyi anladığını göstermez.”

Lenin, Stalin’in kendisinden sonra Parti’nin başına geçmesi olasılığını görüp gizlice bir vasiyet yazdırdı. Stalin’in Merkez Komite Genel Sekreterliği[4] görevinden alınmasını istiyordu.

Ancak 1924 Ocak’ında Lenin öldüğünde, kendisinin ve ailesinin itirazlarına karşın, Stalin Lenin için görkemli bir cenaze töreni organize edip, mumyalanmış vücudunu Kızıl Meydan’daki mozoleye yerleştirdi. Aslında Lenin’i böyle yüceltirken amacı, kendisini onun varisi gibi göstererek iktidarını sağlama almaktı. Aynı amaçla, cenazenin tarihi hakkında Troçki’ye yalan söylemiş, böylece en büyük rakibinin Lenin’in cenazesinde görünmesinin de önüne geçmişti.

Lenin’in tabutunu taşıyan Stalin ve bir numaralı destekçisi Vyaçeslav Molotof[5]

Belirtildiği gibi, dışarıdan bakınca Lenin’in varisi açık şekilde Troçki gibi görünüyordu. Ancak komünistlerin dünyasında, Troçki’nin büyük ünü, kendisinin aleyhine işledi. Stalin, yandaşları Molotof ve Voroşilov’un[6] desteğiyle öne çıktı.

Kliment Voroşilov
Atatürk’ün solunda, arka sırada, kasketli olan kişi Voroşilov, Taksim Cumhuriyet Anıtı[7]

Ayrıca Lenin’in sadık yoldaşları Zinovyev ve Kamenev de Troçki’nin gücünden korkup ona cephe aldılar. Hatta Lenin’in yukarıda değindiğimiz vasiyeti ortaya çıktığında bile, Kamenev Stalin’in göreve devam etmesini önerdi. Zinovyev ve Kamenev’in desteğiyle Troçki’yi görevlerinden uzaklaştıran Stalin, 1926’da iki yoldaşı Buharin ve Rıkov’un yardımıyla da, Zinovyev ve Kamenev’i kenara itmeyi başardı.

Sonunda Troçki, Zinovyev, Kamenev, Buharin, Rıkov ve daha birçoğu Stalin’in emriyle öldürüleceklerdi.

Şimdi bu katliamlara giden sürecin nasıl geliştiğine bakalım.

Tahta sabandan atom bombasına

1920’lerin sonundan itibaren, Rusya’da müthiş bir sanayileşme ve modernleşme süreci başlamıştı. 1928–1932 arasını kapsayan birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın sonuçları inanılmazdı; ikinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın sonuçları da çok etkileyici olacaktı. Resmi verilere göre, 1930’larda sanayi üretimi yüzde 850’lik bir artış göstermişti. Her ne kadar bu veriler gerçeği yansıtmaktan ziyade propaganda amaçlı olsalar da, bu dönemde sayısız fabrika, baraj, yol, vb. yapıldığı inkar edilemez.

Sanayileşmenin bir numaralı hedefi ise ordunun güçlendirilmesiydi. Yukarıda değindiğimiz üzere, 1917 Devrimi’nden sonra Batılı ülkelerin desteğiyle kurulan Beyaz Ordular ile Kızıl Ordu arasında yaşanan savaş, komünist idarecilerin aklından çıkmıyor, benzer bir saldırının 1930’lu yıllarda da ülke için tehdit oluşturabileceğine inanıyorlardı. Bu yüzden yapılması gereken, Kızıl Ordu’nun bir an önce ülkeyi ve rejimi koruyabilecek düzeye erişmesiydi. Stalin 1931 tarihindeki konuşmasında şöyle diyordu: “Gelişmiş ülkelerden elli, hatta yüz yıl gerideyiz. Bu açığı on yıl içinde kapatmazsak, bizi dümdüz ederler.”

Bu görüşler ışığında, 1929 yılında ilk tankını üreten SSCB, 1933’e geldiğinde yılda üç bin tank ve diğer zırhlı araçlardan üretebiliyordu. 1930’ların ortasında SSCB, zırhlı araçların üretimi ve planlamasında dünya lideriydi. Churchill, Stalin önderliğindeki Rus sanayileşmesini şu sözlerle tanımlamıştır: “Stalin Rusya’yı tahta sabanla devraldı, nükleer silahlarla bıraktı.”

Bununla birlikte, elde edilen başarının bir bedeli vardı, hem de çok yüksek bir bedel… Bu dönemde, köylülere her hasatta teslim etmeleri gereken tahıl için kota getirildi. Bu tahıllar, hem sanayileşen şehirlerdeki artan işçi nüfusunun doyurulmasında hem de ihraç edilip sanayileşme için ihtiyaç duyulan sermayenin bulunmasında kullanılacaktı. Ayrıca Bolşevik ideoloji uyarınca, tarımın devlet eliyle yapılması gerektiğinden, 1920’lerin sonundan itibaren devlet, çiftçileri kendi topraklarından koparıp ortak çiftliklere katılmaları için zorlamaya başladı.[8]

Ancak kota miktarları çok fazlaydı, ayrıca hükümet tahılı çok düşük fiyattan alıp köylülerin açlık seviyesine düşmesine neden oluyordu. Buna bir de, 1932–1933 kışında iklim koşullarının kötüleşmesi eklenince, 1933 İlkbahar’ından itibaren başta Ukrayna olmak üzere, Kuzey Kafkasya, Kazakistan, vb. Rusya’nın tahıl ambarı bölgelerinde kitle halinde açlıktan ölümler başladı.[9]

Önceleri kedi, köpek, fare gibi hayvanları yiyen insanlar, sonraları çimenleri, yaprakları kaynatıp içmeye başladılar ve nihayet yamyamlık vakaları görüldü.

Yaşamak için kadınlardan ve çocuklardan daha fazla enerjiye gereksinim duyduklarından, açlıktan ilk ölenler genelde erkekler oluyordu. Bunları, vücut dirençleri yetişkinler kadar kuvvetli olmadığı için çocuklar izliyor ve sonunda sıra kadınlara geliyordu.

Ancak Stalin, bir dostuna gönderdiği mektupta “Ukraynalıların gereğinden çok tahıl aldıklarını” yazıyor, açlıkla ilgili kendisine söylenenleri duymazdan geliyordu. Bir gün görevlilerden biri, hükümete bu felaketi anlatmaya geldiğinde Stalin onun sözünü keserek şöyle dedi: “Sizin iyi bir konuşmacı olduğunuzu söylüyorlar yoldaş Tereçov, ama görünen o ki her şeyden çok, güzel hikayeler anlatıyorsunuz. Bizleri böyle hayalet öyküleriyle korkutacağınızı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Acaba Ukrayna Merkez Komitesi’nden istifa edip Yazarlar Birliği’ne katılmak sizin için daha iyi olmaz mı? O zaman istediğiniz masalları yazıp aptallara okursunuz.”

Aslında komünist liderlerin tüm bu olup bitenlerden haberdar oldukları, kişisel mektuplarından ortaya çıkmaktadır. Yine de bir şey yapmadılar, çünkü gerek Ukraynalılar gerek köylü sınıfı, dolayısıyla en başta bu iki kümenin kesişimi olan Ukrayna köylüleri, Bolşevizm’in geleneksel düşmanı olarak görülüyordu ve bu insanların sayısının azaltılması hedefleniyordu. “Köylülerin açlığın acısını çekmeleri gerekir.” sözü Stalin’e değil, Lenin’e aitti.

Ukrayna’nın o zamanki başkenti Harkov’da, yol kenarında açlıktan ölen köylüler, 1933

Bu dönemde, sanayileşme uğruna açlıktan ölen insan sayısı beş ila on milyon arasındadır ve bu sayı insanlık tarihinde ancak Nazilerin ve Maocuların terörüyle kıyaslanabilir.

Yıllar sonra Alman orduları SSCB’ye saldırdığında, Ukrayna’da neden kurtarıcı olarak karşılandıklarını anlamak zor olmasa gerek…

Korku imparatorluğu

1930’lu yıllarda milyonlarca köylü, köylerindeki açlıktan kurtulmak için şehirlere akın etmiş ve orada fabrika işçisi haline gelmişlerdi. Bu insanların yükselmek ya da en azından cezalandırılmamak için tek umutları, kendilerine verilen üretim hedeflerini tutturmalarıydı. Bu nedenle herkes, üstlerinin emirlerini yerine getirmek için çırpınır, bunun için astlarına olabilecek en zalim şekilde davranırdı.

Böylece SSCB’deki hiyerarşi bir piramit gibi yükselerek önce Moskova’ya, sonra Kremlin’e, en üst noktasında ise tek bir kişiye ulaşırdı: Stalin’e.

Bu merkezi yönetim öyle bir hal almıştı ki, Stalin ufacık bir kentteki bir fabrikanın yemekhanesinde karşılaşılan sorundan, Sibirya’daki toplama kamplarının yönetimine kadar her şeye müdahale eder, telgrafları doğrudan kendisi çekerek herkesin sürekli gözlendiği duygusunu yaratırdı. Bu sistemde emirler asla hatalı olamazdı, ortada bir başarısızlık varsa bunun sorumluluğu mutlaka emirleri uygulayanlardaydı. Açlık sınırındaki çiftçiden, Stalin’in yemek masasını paylaşan Komünist Parti’nin yöneticilerine kadar herkesin kaderi Stalin’in iki dudağı arasındaydı. İşinizi en mükemmel şekilde yapsanız bile, hayatınızın hiçbir garantisi yoktu. Stalin’in hoşuna gitmeyecek bir davranışta bulunmanız olasılığının düşünülmesi durumunda, halk tarafından çok sevilen biri, üst mevkide bir politikacı ya da dünyaca ünlü bir şair, tiyatrocu, vb. olsanız da, bir gece yarısı kapınız çalınır, siyah bir arabaya bindirilirsiniz ve sonra kimse sizden haber alamazdı.

1930’ların Rusya’sını çok güzel özetleyen fıkralar vardır. İlk fıkra Stalin, ikincisi ise Gulag’larla[10] ilgili:

“Stalin bir Sovyet komedi filmini izlemiş ve film boyunca kahkahalar atmış. Film bittiğinde ise şöyle demiş: “Filmi sevdim ama palyaçonun bıyığı aynı benimkine benziyordu. Bu oyuncuyu vurun.”

Uzun bir sessizlikten sonra nihayet biri korkuyla fısıldayabilmiş: “Yoldaş Stalin, oyuncunun bıyığını kesmesine ne dersiniz?”

Stalin “İyi fikir” demiş. “Önce bıyığını kesin, sonra vurun.””

“Gulag’a yeni düşen bir mahkuma sormuşlar: “Hangi suçu işledin de sana yirmi yıl verdiler?”

Mahkum yanıtlamış: “Hiçbir suç işlemedim.”

Eski mahkumlar şöyle demiş: “Bize yalan söyleme. Burada herkes bilir ki, hiç suç işlememenin cezası on yıldır.””

Görüldüğü gibi o dönemler Rusya’da pek çok siyah araba vardı.

1990’ların başında kapitalizm geldikten sonra, arabaların renkleri çeşitlenmiştir.

Arz arttıkça fiyat düşer…

Diğer yandan, SSCB’deki her sınıftan pek çok insan, sosyalist ütopya için çalışmanın idealizmi ve ülkelerinin müthiş bir hızla sanayileşmesi karşısında büyülenmişlerdi. Özellikle “komsomol”[11] olarak adlandırılan komünist gençler, bu ülkü doğrultusunda çalışıyorlardı. Moskova metrosundaki Komsomolskaya istasyonunun ismi, bu gençlerin anısını yaşatmaya devam eder.

Komsomolskaya Metro İstasyonu, Moskova

Diğer yandan, nasıl olsa madalya vermenin bir önemi olmadığı için, sabah madalya alan biri aynı gece idama götürülebileceğinden, vatandaşların gösterdikleri “başarılar” yönetim tarafından madalyalarla cömertçe ödüllendiriliyordu. Altındaki yöneticilerle her fırsatta dalga geçmeyi seven Stalin, bir sabah ofisine gelip masasının üzerinde o gün madalya alacakların uzun bir listesini gördüğünde listenin üzerine şöyle yazmıştı:

“Kendi başına sıçabilenler Lenin nişanı alıyor.”

Yine de madalya almak, verenler açısından olmasa bile, alanlar için önemliydi. Bir gün tenor Kozlovski Bolşoy Tiyatrosu’nda Rigoletto Operası sırasında aniden sesini kaybetti. Çaresiz bir şekilde locada kendisini izleyen Stalin’e baktı ve boğazını gösterdi. Stalin hızla üniformasının sol yanındaki madalyaları işaret ederek eliyle havaya bir madalya çizdi. O anda Kozlovski’nin sesi yerine geldi ve sonra madalyasını da aldı.

İvan Kozlovski

Belki hatırlayanlar vardır, hani SSCB yıkıldıktan sonra 1990’ların başında Eminönü-Laleli civarında beş liraya Rus madalyaları satın alınabiliyordu ya…

İşte onların arkasındaki hikaye budur.

Yine de bu ödüllendirme sistemi, cepheden eve göğsünde bir madalyayla dönme arzusu, 2. Dünya Savaşı’nda Rusların Almanlara karşı gösterecekleri benzeri görülmemiş direnişin anahtarlarından biri olacaktır.

Kısa bir edebiyat molası

Burada bir parantez açıp, savaşta madalya almanın yalnızca Ruslar için değil Almanlar — ve genel olarak hemen her ulustan askerler — için de çok önemli olduğunu belirtelim. Bu önemi yaratan ise, askerlerin kendisi kadar, içinde yaşadıkları toplumda karşılarına çıkan beklentilerdir.

2. Dünya Savaşı sonrasının en önemli Alman yazarlarından, Nobel ödüllü Heinrich Böll, söz konusu savaş sırasında geçen “Ademoğlu Neredeydin?” kitabında bu saplantıyı anlatır:

“Hiç sevmiyordu savaşı aslında. Yeni isteklerle çıkıyordu savaş adamın karşısına… Yargıç yardımcısı, hukuk doktoru olmak yetmiyordu artık, bir işi olmak, yakında sulh mahkemesi başkanı olmak bile yeterli olamıyordu. Eve döndüğü zamanlar herkes göğsüne bakıyordu şimdi. Göğsü nişan bakımından pek zavallıydı. Anneciği dikkatli olmasını yazıyor, aynı zamanda içine iğne gibi işleyen imalarda bulunuyordu:

“Becker’lerin Hugo izinli geldi buraya. Ek 1 nişanına sahip. Daha dördüncü sınıfta kalmış, kasap yardımcılığı sınavını bile başaramamış biri. Subay olacağını söyleyenler bile var. İnanılacak şey değil. Wesendonk ağır yaralanmış, bacağını kaybedecek diyorlar.”

Bacağı kaybetmek bile bir şey sayılıyordu işte…”

Heinrich Böll

Nazım Hikmet ise, tamamını bu yazı dizisinin içinde bulacağınız bir şiirinde bu konudan şöyle bahseder:

“(…)

Harbediyoruz:

harbi bitirdiğimiz zaman

aç, işsiz ve sakat

-Harp madalyasıyla fakat –

köprü altlarında yatılmalıdır.”

Nazım Hikmet

Milliyetçi duygularla 1. Dünya Savaşı’na katılmış ve gösterdiği cesaretle madalya almış Siegfried Sassoon, savaşta edindiği deneyimler sonucunda yazdığı anti-militarist şiirleriyle ünlenmiştir. Kendisinin konuyla ilgili bir şiirini hatırlayalım:

“Ne Önemi Var?

Ne önemi var? Gittiyse bacakların?…

Nasılsa herkes hep iyi davranacak sana,

Hem daha iyi hiç aldırmamak

Herkes avdan dönüp de atıştırırken

Ekmeğiyle katı yumurtasını.

Ne önemi var? Görmüyorsa gözlerin?…

Yapacak ne güzel işler var şimdi körlere;

Hem artık herkes hep iyi davranacak sana,

Oturup geçmiş günleri hatırlarken terasta

Yüzünü bir yandan da çevirerek ışığa.

Ne önemi var — bütün o eski düşlerin?…

İçer, unutursun, belki de sevinirsin bile,

Kimse ayıplamaz seni delisin diye;

Bilirler yurdun için savaşıp döndüğünü,

Ve hiç kimse aldırmaz bile içinden geçenlere.”

Sassoon’un kardeşi Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybedenlerden biridir.

Siegfried Sassoon

Artık parantezimizi kapatıp Rusya ile devam edebiliriz.

Rusya’da geceler uzun sürer

1934 yılının Haziran ayının sonunda, Hitler Almanya’da kendisine muhalefet edebileceğini düşündüğü ve belirli bir etki alanına sahip kişileri öldürerek diktatörlüğünü iyice sağlamlaştırdı. İki gecede yaptığı bu katliamlar sonradan “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak anılmıştır.

“Artık iki elleriyle selamlıyorlar”.

Stalin’in bu olaya tepkisi ise şöyle oldu: “Almanya’da olanları duydunuz mu? Şu Hitler ne herif ama! Muhteşem! Ne yapması gerektiğini biliyor!”

Böylece aynı yıl benzer bir plan Rusya’da uygulamaya konuldu.

Ancak Almanya’da iki gece süren bu katliamlar Rusya’da dört yıl boyunca devam edecekti.

Bu süreç Kirov’un öldürülmesiyle başladı.

Düzmece davalar için sahte belge düzenlemenin de bir adabı vardır

1934’ün Aralık’ında, halkın sevgilisi, Komünist Parti yöneticilerinden Sergey Kirov, ofisinde öldürüldü. Kendisine rakip olabileceğini düşündüğü için muhtemelen Stalin’in emriyle düzenlenen Kirov cinayetinin azmettiricisi olarak, iki parti yöneticisi Grigori Zinovyev ve Lev Kamenev[12] tutuklandılar.

Sergey Kirov

Uluslararası basının da takip ettiği düzmece bir dava sürecine gidildi. İlk davayı, işkenceyle alınan “itirafnamelerde” isimleri geçen kişilerin yargılandığı başka davalar izledi.

Onları da başka davalar…

Bu davalarda öyle “kanıtlar” ortaya atılıyordu ki, iddia makamı gülünç duruma düşüyordu. Örneğin Kirov cinayetinin emrinin Danimarka’daki Bristol Oteli’nde verildiği ifade edilmişti. Ama dava görülürken bu otel yıkılalı neredeyse yirmi yıl oluyordu. Stalin bunu duyduğunda küplere bindi: “Oteli nereden çıkardınız ahmaklar? İstasyon diyecektiniz, istasyon!”.

Bu süreçte otuz binden fazla olası muhalif Sibirya’ya ve diğer bölgelere sürüldü. Stalin Komünist Parti içindeki tek adam konumunu iyice güçlendirmek için, Merkez Komite’yi oluşturan yüz otuz dokuz üyeden yüz onunu “güvenilir olmadıkları” gerekçesiyle tutuklattırdı. Bunların büyük bölümü ya öldürüldü ya da toplama kamplarına gönderildi.

Büyük Temizlik

Artık 1936–1938 dönemini kapsayan ve “Büyük Temizlik” diye adlandırılan dönem başlamıştı. Stalin’in terörü sistematik hale gelecek, yukarıda söz edilenden çok daha geniş ölçekte uygulanacaktı.

Güvenilir olduğu düşünülen yöneticilere, bulundukları bölgede öldürülmesi ve toplama kampına gönderilmesi gereken “halk düşmanları” için iki farklı kota veriliyordu. Kotaların büyüklüğü ise değişiyordu: on beş bin, otuz bin, elli bin vs.

Bu kotaları doldur(a)mayan yöneticiler ölüme gönderildikleri için, herkes “kotasını” fazlasıyla dolduruyordu, zira en fazla “halk düşmanını” öldüren yönetici en güvenilir kişi kabul ediliyordu. Örneğin, Stalin sonrası dönemde SSCB’nin başına geçecek olan Kruşçev’in kota doldurmadaki performansı göz kamaştırıcıdır.

Nikita Kruşçev

Büyük Temizlik’in ilk yılı olan 1936’da Hitler Almanyası ile Japonya, komünizm karşıtı Antikominternpakt’ı imzaladılar. Bu paktın hedefinin SSCB olduğu açıktı. Stalin ise böyle bir dönemde yapabileceği en aptalca şeyi yaparak, Büyük Temizlik boyunca Kızıl Ordu’nun üst kademesini neredeyse tamamıyla yok etti. Kırk bin subay tutuklandı, bunların içinden en az yarısı öldürüldü. Öldürülenler yalnızca alt düzeydeki subaylar değildi: Beş mareşalden üçü, on altı ordu komutanından on beşi, altmış yedi emniyet müdüründen altmışı, on yedi halk komiserinin ise tamamı idam edildi.

Kurbanlar arasında, Stalin’in en yetenekli mareşali Tuhaçevski de vardı. Bu general, Almanya’daki Guderian örneğine benzer şekilde Kızıl Ordu’nun hızla mekanize hale getirilmesini, geleceğin silahlarının uçak ve tanklar olduğunu savunmuş ve bu fikirleri yüzünden, Rus İç Savaşı’ndaki anılarının ötesine geçemeyen, hala trenler ve süvariler döneminde yaşadığını sanan diğer komutanlarla anlaşmazlığa düşmüştü.

1930’ların ortasında SSCB’nin zırhlı araç üretiminde dünya lideri olduğundan söz etmiştik. Bu zırhlıların kullanımına yönelik teorilerde de Almanya’nın ilerisindeydi, dünyanın ilk mekanize kolordularını 1932 yılında Kızıl Ordu kurmuştu. Taksim Anıtı resminin dipnotunda ismini andığımız Frunze yeniliklere çok açık, askeri fikirlerle yakından ilgili biriydi. Frunze 1925’te ölmüş olsa da, kendisinin şekil verdiği haliyle Kızıl Ordu; Stalin’in SSCB’yi avcunun içine alıp tek adam otoritesini tepeden tırnağa dayattığı yıllarda bile, askeri konularda özgür tartışmaların yapıldığı, karşıt fikirlerin havada uçuştuğu bir kurum olma özelliğini koruyabilmişti.

Ancak Rus subay sınıfının üzerinden silindir gibi geçen Büyük Temizlik, bu avantajları tamamen yok etti. Tuhaçevski’nin idamı, bu komutanla özdeşleşen zırhlı birlik kullanımı teorilerinin de çöpe atılmasına neden oldu. Kendisinin teorik yazıları toplatıldı ve imha edildi.

Stalin, ülkesinin Guderian’ını ve onun fikirlerini yok etmişti.

2. Dünya Savaşı’nda Stalin’in Tuhaçevski gibi komutanlara çok ihtiyacı olacaktı.[13]

Mihail Tuhaçevski[14]

Ordunun tasfiyesiyle birlikte Stalin’e karşı durabilecek son güç de ortadan kalktı. Zaten Stalin, yukarıda söz ettiğimiz, kendi yanındaki mareşallerden biri olan Voroşilov’a yazdığı bir mektupta, iktidara gelmeden çok önce, daha 1918’de bu subayları toplu halde yok etmeyi istediğini belirtmişti.

Subayların tutuklanıp öldürülmelerine en büyük katkıyı yapan ise, içindeki yalanlar düşünüldüğünde adındaki ironi daha net anlaşılan, hükümetin yayın organı “Pravda” (Gerçek) gazetesinin genel yayın yönetmeni Lev Mehlis’ti. “Karanlık şeytan” lakaplı Mehlis, gazetesinde Stalin’i ve hükümetin politikalarını desteklemeyi öyle bir abartmıştı ki, Stalin bile onu “fanatik” bulup kendisiyle alay ediyordu.

Bu korkunç dönemde, Stalin’in gözüne girmek için yarışan astların acımasızlığı ile Stalin’in efsanevi paranoyası uyumlu bir işbirliği içinde hareket ettiler. Böylece koca ülke “hainler”, “faşistler”, “sabotajcılar”, “ajanlar”, vb. ile dolup taştı.

Büyük Temizlik sırasında — konumuz Stalin olduğuna göre Büyük Temizlik öncesinde ve sonrasında da diyebiliriz — hukuk tersine dönmüştü. Gizli Servis’in başı Yejov, astlarına şöyle diyordu: “Birinin başına vururken korkmayın. Bir ajanın kaçmasındansa on suçsuzun acı çekmesi yeğdir.”

Stalin’in de benzer bir ifadesi vardı: “Savaşta şüphe duyacağımıza, bir suçsuzun kafası eksik olsun daha iyi.”

Bir varmış, bir yokmuş…

Sanırız Stalin terörünü şu anekdot çok iyi anlatır: 1936 Ağustos’unda Zinovyev ve Kamenev, Gizli Servis tarafından enselerine ateş edilerek idam edildi. Gizli Servis’in başı Genrih Yagoda, Zinovyev ve Kamenev’in kafataslarından çıkan iki kurşunu hatıra olarak saklamaya karar verdi. Yagoda Mart 1938’de idam edildiğinde, onun yerine Gizli Servis’in başına atanan Nikolay Yejov, bu iki kurşunu yaklaşık iki yıl boyunca sakladı. Şubat 1940’ta bu sefer kendisi idam edilene kadar… Böylece onun yerine geçen Lavrentiy Beriya, söz konusu iki kurşunu on dört yıl boyunca muhafaza etti. Stalin’in ölümünden dokuz ay sonra Aralık 1953’te Beriya da idam edildi.

Stalin’in pis işlerini yapmakta kullandığı ve yaşarken kendilerinden Azrail gibi korkulan cellatlar, idam edildikten sonra, sanki hiç yaşamamış gibi fotoğraflardan siliniyor, toplumun hafızasından çıkartılıyorlardı.

İki fotoğraf arasındaki farkı bulunuz:

Gizli Servis’in şefi Yejov iş başındayken ve öldürüldükten sonra…

Rus Gizli Servisi NKVD’yle ilgili bir fıkrayı da hatırlatalım…

“Bir grup tavşan Polonya sınırına gidip göçmenlik hakkı istemişler. Sınırdaki nöbetçi “Neden göçmen olmak istiyorsunuz?” diye sorunca, yaşlı tavşan cevap vermiş: “NKVD bütün develerin Sovyetler Birliği’ni terk etmesini emretti.”

Nöbetçi şaşırmış: “İyi de, siz deve değilsiniz ki?”

Yaşlı tavşanın cevabı şöyle olmuş: “Bunu NKVD’ye anlat da görelim.””

1938’den sonra, öldürülen ve tutuklanan insan sayısının sanayi üretimini baltalayacak düzeye ulaşması sonucunda terör azalmaya başladığında, Büyük Temizlik’in bilançosu şöyleydi: bir milyon beş yüz bin tutuklama, bunların içinden sekiz yüz bin kişinin toplama kamplarına gönderilmesi, yedi yüz bininin ise idamı.

Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın (dinle)

George Orwell’ın Stalin Rusya’sını eleştirdiği “1984” adlı kitabında bir cümle geçer: “Geçmişi denetleyen geleceği de denetler; şu anı denetleyen geçmişi de denetler.”

Rusya’da ise şöyle bir espri vardır: “Rusya’nın geçmişi tahmin edilemez”.

İktidara kim geldiyse, bu ülkenin tarihini kendi çıkarlarına uygun şekilde yeniden “yazar”. Stalin de yıllar içinde, 1917 Rus Devrimi ve sonrasındaki pek de önemli olmayan rolünü yeniden yarattı. 1930’larda Moskova’daki Stalin’in büstleri ve resimleri Lenin’inkilerin iki katından fazlaydı. Kendisi en önemli felsefeci kabul ediliyor, eserleri Marx, Engels ve Lenin’in kitaplarından çok daha fazla basılıyordu.

1935’te Moskova’daki bir kongrede halka göründüğünde, iki binin üzerindeki katılımcının alkışı on beş dakikadan fazla sürmüştü. Bu alkış nihayet azalmaya başladığında, bir kadın sesi duyuldu: “Yaşasın Stalin!”. Bunun üzerine alkış tekrar başladı.

İşin ilginç yanı, halkın ezici çoğunluğunun, bu baskının doğrudan Stalin’den geldiğini görmemesiydi. Hemen herkes, başlarına gelen felaketlerden ara kademedekileri sorumlu tutuyor, eğer bu yapılanlar kendisinden gizlenmeseydi Stalin’in bunlara asla izin vermeyeceğini düşünüyordu. Nitekim, idama götürülenlerin önemli bir bölümünün son sözü “Stalin, çok yaşa!” olmuştur. 2. Dünya Savaşı sırasında Rusların gösterdiği insan üstü azmin arkasında da, Stalin’e bağlılığın önemli bir payı vardır.

Şu anekdotu belirtmek yerinde olur: Stalin Moskova metrosuna yaptığı bir gece ziyaretinde, bütün bu baskı ortamına karşı, çevresindeki halkın sevgi gösterilerinde bulunduğunu gördükten sonra eve döndüğünde kızı Svetlana’ya şöyle demişti: “Bu halkın bir çara ihtiyacı var.”

Bazı toplumlar sürekli bir “çar” arayışındadırlar. Ruslar da çarlarını bulmuşlardı.

Kırk katır mı kırk satır mı?

Nazizm ve Bolşevizm arasında küçük bir kıyaslama yaparak bu yazımızı bitirelim.

1930’larda Rusya’yı ziyaret eden solcu entelektüellerin büyük bölümü Rusya ekonomisi ve üretimindeki ilerlemelere hayranlık duyarken, azınlıkta kalan bir bölümü ise bu dev ülkede yaşanan insan hakkı ihlallerine odaklanıyordu. Örneğin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Nobel ödülü alacak Fransız yazar Andre Gide, inşa edildiği varsayılan sosyalist toplum ütopyasının içinde bireyin tamamen ortadan kaldırılmasını şöyle ifade ediyordu: “Ne zaman bir Rus’la konuşsanız, sanki bütün Ruslarla konuşuyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz.” Rusya yolculuğunun sonunda ise, Hitler Almanya’sı da dahil olmak üzere, başka hiçbir ülkede insan ruhunun bu kadar köleleştirildiği, baskı altında bu kadar eğildiği ve bu kadar korkak ve bağımlı olduğu başka bir ülkenin bulunmadığını belirtmişti.

Gerçekten, Stalin’in kendi vatandaşları üzerinde uyguladığı terör, 1930’ların İtalya’sı ve Almanya’sındaki terörden çok daha güçlüdür. Nitekim Batı demokrasileri (İngiltere, Fransa vb. ülkeler) açısından bakıldığında, dünya barışını tehdit eden ülkenin Almanya olarak görüldüğünü anlarız. SSCB yabancı ülkelerden ziyade kendi halkı için bir tehdit olarak kabul edilmiştir.

Bununla birlikte, her türlü olası muhalefeti atomlarına kadar yok etmeyi hedefleyen bütün bu önlemlerin, en azından Stalin açısından başarılı olduğu su götürmez. Bilindiği kadarıyla Stalin’e tehlike yaratabilecek düzeyde önemli herhangi bir suikast denemesinde bulunulmamıştır. Hitler’e karşı suikast planlarının sayısı ise kırkın üzerindedir.

Aslında Nazi Almanya’sında halkın iktidara desteği üst seviyedeyken, Stalin’in Rusya’sında bu destek aşağılardadır. Yine de Ruslar iktidarla, Mussolini’nin İtalya’sından ya da Hitler’in Almanya’sından daha fazla işbirliği yapmışlardır. İnsanın aklına Machiavelli’nin Prens’inde yazdıkları geliyor: “Mümkünse hem sevilmek hem de korkulmak daha hayırlıdır; ancak insanda bu ikisinin bir arada bulunması çok zor olduğu için lider, sevgi ve korku arasında bir seçim yapmak gerektiğinde, korkuyu seçmelidir.”

Niccolo Machiavelli

İşin magazin tarafını da unutmayalım…

Stalin ve Hitler’in 1930’larda yarattığı korku ve baskının en yakınlarındakilere etkisi belirgindir: Hitler üvey kardeşinin kızı Geli’ye aşık olur ve Geli dayısı Hitler’in baskısına dayanamayarak 1931’de, yirmi üç yaşındayken kalbine sıktığı bir kurşunla intihar eder.

1932’de ise, Stalin’in ikinci karısı ve iki çocuğunun annesi Nadya otuz bir yaşındayken aynı şekilde hayatına son verir.

Diktatörlerin magazini de böyle oluyor işte…

Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde dünyanın hiç beklemediği bir şey meydana geliyor ve faşist Almanya ile komünist Rusya dost oluyorlar. Bu tuhaf dostluğun, iki dev arasında sıkışan komşu ülkelere etkisinin ne olduğunu hep beraber göreceğiz.

[1] Nazi ırkçı teorisinin diliyle ifade edersek “Untermensch”, yani “Alt İnsan”.

[2] Guderian soyadının Ren Nehri kıyısındaki bir Hollanda köyü olan Gouderjan’dan geldiği sanılmaktadır.

[3] 2. Dünya Savaşı sonrasında Alman generalleri, yayınladıkları hatıralarda, Hitler’in askerlikten hiç anlamayan bir acemi olduğunu, eğer savaşın yönetimi kendilerine bırakılsaydı onu kazanacaklarını ispatlama yarışına girmişlerdir. Oysa Hitler’in çeşitli kararlarının profesyonel askerlerininkilerden daha doğru çıktığı pek çok vaka vardır. Bunların başlıcalarından biri de, yetenekli askerlerin yenilikçi fikirlerine ordu içinde uygulanma fırsatı tanımasıdır.

[4] Komünist Parti’yi yönetmekle sorumlu makam.

[5] 2. Dünya Savaşı’nda SSCB Dışişleri Bakanı

[6] 2. Dünya Savaşındaki SSCB Mareşallerinden biri

[7] Atatürk’ün solundaki kişi ise, iç savaştan sonra Kızıl Ordu’nun yeniden düzenlenmesinin mimari olan Mihail Vasiliyeviç Frunze’dir.

[8] Nitekim 1937’ye gelindiğinde SSCB tarım üretiminin yüzde doksanından fazlası, ortak çiftliklerde yapılacaktı.

[9] SSCB’nin 1935’teki tahıl tüketimi, 1890’daki Çarlık Rusya’sının altına inmişti.

[10] Gulag: Rus toplama kampı

[11] “Küçük Caniler Yaratmanın Erdemi” yazı dizisinde belirtilen Hitler Gençliği üyelerinin SSCB’deki karşılığı

[12] Yazımızın başında değinildiği üzere Zinovyev ve Kamenev’in, Lenin’in ölümünden sonra Troçki’ye karşı Stalin’i destekleyerek iktidara getirdiklerini hatırlatalım.

[13] Bununla birlikte, 2. Dünya Savaşı’nda Hitler, kendisinin askeri kararlarına zaman zaman karşı çıkan Alman generallerini nasyonal sosyalist düşünceye yeterince bağlı olmamakla suçlayacak ve şartlar ne olursa olsun Stalin’in kararlarını uygulamaya çalışan Kızılordu’dan imrenerek söz edecekti.

[14] İlerideki bölümlerde kendisinden sıklıkla söz edeceğimiz, 2. Dünya Savaşı’nın en başarılı Sovyet komutanı Mareşal Jukov, Tuhaçevski’den, “Kızıl Ordu’nun askerleri içinde, türünün en mükemmel yıldızı, bir askeri deha” olarak söz eder.

44

“1. Bölüm: Devlerin Doğuşu” için 14 yanıt

fakat şu Mksim silahının habire paylaşımında bir sorun var sanırım ?

Ağabey bölümleri yeni yüklüyorum, o yüzden önce aynı resim çıkıyor, sonra tek tek doğru resimlerle değiştiriyorum.
Şimdi 1. bölümü bitirdim, şu anda açarsan doğru resimleri görebilirsin.
2. bölüme şimdi başlıyorum.

Emekleriniz için teşekkür ederim. Okurken ne kadar yaşananlar tanıdık geliyor, insan üzülmeden edemiyor:(

Yıllardır özel ilgim ve gerek belgesel, gerek kitaplar aracılığıyla çok şey bildiğimi sandığım 2.dünya savaşını, sebeplerini ve gerekçelerini yeni baştan yorumlamama sebep olan mükemmel eserinizle gurur duyun.. size içtenlikle teşekkür ederim.

Ne yazarsanız zevkle okuyacağıma emin olun.. bu arada ironilerinize çok gülüyorum :))).. Tam havaya girmişken araya zekice yerleştirdiğiniz ironiler hem gülmeme, hem de bazı kişilerce anlaşılamayıp eleştirilere maruz kalmanız ihtimalinden endişe duymama sebep oluyor :)))))

Yazınız çok güzel olmuş.
Bana göre genel olarak doğru yazdıklarınız.
Yalnız arada bazı atlamalar var.
Hitler ve Naziler konusunda;
bunların okült ve karanlık yanlarını belirtmeden olayları anlamak mümkün değil. Alman halkının o zamanlar bilme imkanı olmadığı bunların okült tarafı oldukça karanlık.
Diğer yazdığınız “Hitler birçok yaşlı generale göre ileri görüşlüydü”;
çünkü fırsatçı idi ne işine yarıyorsa hemen cesur kararlar alabiliyordu.
Bu özellik birçok diktatör için geçerlidir.
Fakat çoğu zaman Alman Genelkurmayının yanında düşünceleri gerçekten çocukça idi, doğu cephesinde aldığı ilk kararlar zaten savaşın kaybedilmesine de sebep olmuş oldu.
WW2 dizilerinin yeni olanları çok sulandırılmış ve yanlı, biraz sadettin teksoy tarzı. Çoğunu seyredeyim diye açtım fakat 10 veya 15 dakika dayanabildim.
TRT tarafından 1975? lerde gösterilen WW2 dizisi oldukça iyiydi.
Bu konuda 90 lara kadar çok belgesel, yapım, film vs seyrettim fakat çoğu esas konuları ele almadan sabunlayıp geçiyor.
WW2 yi anlamak için Sol literatürü de çok iyi okumuş olmak gerek.
Siz de bu konuyu güzel yazmışsınız.
Birde 90 lı yıllarda bu eski Sovyet cumhuriyetlerinde bulunup hala yaşayanlar veya onların evlatları ile konuşup genel bir fikir edinmekte önemli. Bize nasip oldu.
Diğer yazılarınızı okumaya devam ediyorum.

Haklısınız, amacım Nazizm tarihini vermekten ziyade, bir zihin yapısı ve bunun sonuçlarını anlatmak olduğu için, zaten uzun olan bölümleri daha da uzatmamak amacıyla bir çok noktadan feragat etmek durumunda kaldım. Bununla birlikte, bu yazıları okuyanlar Nazizm tarihiyle ilgili ayrı bir dizi hazırlamam yönünde önerilerde bulundular. İleride bunu yazarsam elbette okültizmden de bahsedeceğim.

Diktatörlerin fırsatçılığı görüşünüze de katılıyorum, günümüzde de bunun örnekleriyle karşılaşmaya devam ediyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir