Kategoriler
Küçük Caniler Yaratmanın Erdemi

Önsöz

“Her zaman psikopatlara kölece hizmet etme eğilimindeydiler. Ancak bunu hiçbir zaman, şimdi olduğu kadar başarıyla yerine getirememişlerdi.”

Albert Einstein, Almanlar Üzerine Sözler, Ağustos 1939, Einstein Arşivleri 28–500.1

Alman şakası: Kol kesme

Babamla birlikte Dresden’deki Eski Ustalar Resim Galerisi’ni geziyoruz. Bu müzede sergilenen başyapıtlardan biri, Kuzey ülkelerinde İtalyan Rönesansı’nın etkisinin görülmeye başlamasından önceki dönemde, Hollanda’nın en önemli ressamı kabul edilen Jan Van Eyck’in “Dresden Triptiği”dir (Üçleme).

Jan Van Eyck’in Dresden Triptiği, Eski Ustalar Resim Galerisi, Dresden

Bu küçük (33 cm x 55 cm) tablonun içindeki sayısız detay ve ince çalışmadaki ustalık, izleyici üzerinde müthiş bir etki yaratıyor. Detaylı çalışma, Jan van Eyck ve ağabeyi Hubert van Eyck’in en belirleyici özelliğidir. Aslında 15. yüzyılın ilk yarısındaki Kuzey resim anlayışı ile İtalyan resminin ilerleyişi arasındaki farklar üzerine söylenmesi gereken çok şey var ancak bu başka bir yazının konusu olabilir.

Bu yazı dizisinin konusu ise bambaşka…

Jan van Eyck’in resminin detaylarını babama göstermek için kolumu resme doğru uzattığımda, farkında olmadan, resme belirli bir mesafeden fazla yaklaşılmasını engellemek amacıyla konan ipi geçmişim. Aniden yanımda beliren bir görevli, kolumu göstererek kılıçla kesme işareti yaptı, ağzından da “fyttt” gibi bir kesme ses efekti çıkardı. Böylece, esprili bir şekilde beni uyardığını düşünüyordu.

Başka bir ülkede olsa üzerinde durmayacağım bu olay, Almanya’da olunca beni çok rahatsız etti.

“Haklısınız, kolumu çok uzatırsam, onu kaybedebilirim ya da daha kötüsü bir toplama kampına gönderilebilirim.”

Gündelik bir konuşmada aniden “toplama kampı”nı duyan her Alman gibi irkilen görevli, bu cümleme nasıl bir tepki vereceğini bilemedi.

“Toplama kampı mı? Nasıl yani?”

“Almanya’yı her ziyaretimde çok dikkat etmem gerektiğini biliyorum. Çünkü toplama kamplarının nasıl yerler olduğunu hatırlıyorum ve oralara gönderilmek istemem.”

“Kendinize haksızlık etmeyin, toplama kamplarının nasıl olduğunu hatırlamak için çok gençsiniz.”

“Ama hayatım boyunca oralarla ilgili o kadar şey okudum ki, sanki dün oradaymışım gibi hatırlıyorum.”

Görevlinin rahatsızlığı giderek artıyordu, konuşmayı bir an önce bitirmeye çalıştığı belliydi. Belki de beni, bir yakınını toplama kampında kaybetmiş biri ya da doğal olarak bu konuda hassas bir Yahudi sanmıştı.

“Neyse sonuçta, Almanya’da herkes kurallara uyduğu sürece hiçbir sorun yoktur.”

“Elbette, hepimiz kurallara uyarsak o zaman hiç kimseye bir şey olmaz değil mi? Ama mesela biri kolunu bir resme biraz fazla uzatırsa ne olur?”

“O zaman “fyttt”!”

Aramızdaki gerilimin artık sonlandığını umarak eliyle aynı kol kesme hareketini yapmıştı.

“Evet o zaman “fyttt”! Ya da belki bir imha kampına gönderilme… “Kesin çözüm” için.”

“Merak etmeyin, artık kimse oralara gönderilmiyor çünkü yasalarımız bunu yasaklıyor.”

“Ben de tam olarak bunu merak ediyorum. İmha kampına kimsenin gönderilmemesinin nedeni bunu yanlış bulmanız değil, yasaların bunu yasaklaması. Birileri bu yasaları değiştirirse, yeni yasalara da uyacağınızdan şüphem yok. Çünkü dediğiniz gibi, Almanya’da sorun çıkmaması için önemli olan herkesin kurala uymasıdır, kuralın ne olduğu değil.”

Homurdanarak gitti.

Bir çocuk neyin koleksiyonunu yapar?

Küçüklüğümden beri 2. Dünya Savaşı’na karşı büyük bir ilgi duymuşumdur hatta hayatta en çok ilgimi çeken konunun bu savaş olduğunu söyleyebilirim. İlkokuldayken Alman generallerinin isimlerini, savaştıkları cepheleri ezberliyordum. Bu savaşa biraz olsun ilgi duymuş hemen herkesin, belki de farkında dahi olmadan geldiği nokta şudur ki; 2. Dünya Savaşı geniş ölçekte Almanya, daha dar bir ölçekte ise Hitler demektir.[1]

Bu noktada, ünlü İngiliz tarihçi Ian Kershaw’un Hitler biyografisi kitabında belirttiği uyarıyı hatırlamanın yararlı olacağını düşünüyorum: “Öyle görünüyor ki, en iyi biyograflar bile Hitler’in kişisel gücünü çok yüksek bir düzeye çıkarma hatasına zaman zaman düşmüşler. Bu durumda, 1933–1945 arasındaki Almanya tarihi, bir diktatörün iradesinin dışavurumuna indirgenmiş oluyor.” Kershaw’un görüşüne katılıyorum; pek çok kişi için Hitler, tarihteki herhangi başka bir kişilikten daha fazla merak uyandırıyor. Bunun sonucunda, diktatörün Nazi dönemi Almanya’sı üzerindeki müthiş gücü, daha da abartılıyor.

İşte ben de ilkokuldayken Hitler’i böyle görüyor ve onunla ilgili bulabildiğim her şeyi okumaya, izlemeye çalışıyordum. Bununla birlikte ilgim yalnızca 2. Dünya Savaşı ile sınırlı değildi, genel olarak savaş tarihine o kadar meraklıydım ki, yine ilkokulda savaş aletleri koleksiyonu yapmaya başlamıştım.

Yıllar boyunca 2. Dünya Savaşı’yla ilgili pek çok kitap okudum, belgeseller, kurgu filmler izledim; bu konuya ilişkin olarak ortada, bir insanın hayatı boyunca gözden geçiremeyeceği kadar çok kaynak vardır. Aynı zamanda koleksiyonum da genişledi, kılıçlar, baltalar, oklardan Gatling makinalı tüfeği modellerine kadar ne bulursam topladım. Bu arada koleksiyon derken, orijinal ve pahalı parçaları kastettiğim sanılmasın, hepsi turistlere yönelik ucuz nesneler…

Ne zaman bu koleksiyonumu düşünsem, “The Last Castle” (Son Kale) filminin bir sahnesini hatırlarım. Bir askeri hapishanenin komutanı olan James Gandolfini’nin savaşlarda kullanılmış mermiler, kılıçlar, … vb’den oluşan, gurur duyduğu bir koleksiyonu vardır. Bir gün bu hapishaneye tutuklu olarak, askerlerinin gözünde efsanevi bir komutan olan Robert Redford gelir. Kendisinin odada bulunmadığı bir sırada, James Gandolfini’nin astlarından biri Robert Redford’a koleksiyon yapıp yapmadığını sorar. Robert Redford bir mermiyi eline alır, kendisinin koleksiyon yapmadığını söyleyip ekler:

“Böyle bir koleksiyon yapan kişi asla bir savaş alanına ayak basmamıştır. Onun için Shiloh’tan[2] kalan bu mermi yalnızca bir objedir. Ama bir savaş gazisi için, zavallı bir herife korkunç acılar çektirmiş iri bir metal parçasıdır.”

Robert Redford, neden koleksiyon yapmadığını anlatıyor

İlgili sahneyi izlemek için tıklayınız: Son Kale

Bu sahneyi gördükten sonra koleksiyon yapmayı bıraktım.

Peki bu yazıda ne bulacaksın sevgili okuyucu?

Savaşın oyun olmadığını ancak uzun yıllar sonunda anlayabildim. Bu sürede savaşa dair ilgi alanlarım değişti; tarihler, isimler, taktiklerin yerini insanların çektiği acılar aldı. O dönemleri yaşayanların anıları, toplama kamplarında günlerin nasıl geçtiği, insanların endüstriyel şekilde öldürülmesi, gaz odaları, cesetlerin yakıldığı fırınlar, … Ve bu acıların nedeni olmasına karşın, savaştan sonraki ilk on beş yıl içinde ve sınırlı ölçüde olsa da günümüzde hala kendisini Nazizm’in kurbanı olarak göstermeye çalışan Alman Halkı’nın bu caniliğe, kitle halinde, nasıl destek verebildiği…

Bazı yorumcular Hitler’in, Alman tarihinin yüzyıllardır süregelen akışının mecburi bir sonucu olduğunu belirtirler. Ben buna katılmıyorum, çünkü hem tarihin önlenemez bir akışı olduğuna inanmıyorum hem de 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’ya ağır maddeler dayatan Versay Anlaşması, 1929 Ekonomik Buhranı, politik istikrarsızlık vb. etkenler olmasaydı Hitler’in iktidara gelemeyeceği görüşündeyim. Bununla birlikte, Alman tarihinin kimi özelliklerinin ve Alman halkında sıklıkla görülen bazı davranış biçimlerinin[3] gerek Hitler’i iktidara taşımakta gerek 2. Dünya Savaşı’ndaki vahşet eylemlerinin ulaştığı boyutta önemli rol oynadığı aşikardır. Yazının başında bahsedilen müze görevlisinin sözü, günümüzde de devam eden bu durumun dışavurumuna bir örnek oluşturuyor:

Almanya’da herkes kurallara uyduğu sürece hiçbir sorun yoktur.”

Bu yazı dizisinde amacım, Yahudi Soykırımı’ndan, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Alman toplumunun bu konuyu ele alış biçiminden ve insan davranışlarını etkileyen nedenlerden ana hatlarıyla söz etmek… Bunu yaparken ister istemez Alman tarihine, Nazilerin iktidara geliş öyküsüne, vb.’ye dokunacağım. Ancak zaten çok geniş olan konuyu daha fazla dağıtmamak için, faşizmin yükselişinin detaylı tarihini ya da Hitler’in kapsamlı bir yaşam öyküsünü vermekten uzak duracağım.

Bu konuları yazmamın, biri akılcı, diğeri duygusal olarak özetlenebilecek iki nedeni var…

Akılcı neden şu ki; 2. Dünya Savaşı süresince Almanların Yahudiler başta olmak üzere komünistlere, sosyalistlere, çingenelere kısacası düşman gördükleri halklara yaptıkları katliamlar, konunun uzmanı olan tarihçilerin önemli bölümünün üzerinde uzlaşmaya vardığı gibi, kendi alanında tek olduğundan, böyle acıların tekrar yaşanmaması için, bu dönemin çok iyi bilinmesi gerektiğine inanıyorum. Yani Auschwitz Toplama Kampı’nın girişinde göreceğiniz uyarının gerçekleşmemesi için…

“Geçmişi hatırlamayanlar, onu tekrar etmeye mahkumdurlar”, filozof ve yazar Santayana

Duygusal nedene gelince… Bence, bir yerde birileri acı çekiyorsa, diğer insanların sorumluluğu, başlarını çevirmek yerine en azından bu acı hakkında bilgi sahibi olmaktır. Bu acı biz doğmadan çok önce yaşanmış olabilir, bu konuda hiçbir şey yapamayabiliriz, yaşananları öğrenmek bizi üzmekten başka hiçbir işe yaramıyor gibi görünebilir. Yine de bunu öğrenmemiz gerektiğine inanıyorum, çünkü Ernest Hemingway’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” romanına adını veren, İngiliz şair John Donne’un 17. yüzyılda yazdığı şiirinde dediği gibi:

“Hiç kimse bir ada,

Tek başına bir bütün değildir.

Her insan kıtanın bir kısmı,

Gövdenin bir parçasıdır.

(…)

Her insanın ölümü beni azaltır

Çünkü insanlığın bir parçasıyım ben.

Bu yüzden “çanlar kimin için çalıyor?” diye sorma asla,

Çanlar senin için çalıyor.”

Yukarıda yazdığım nedenleri güzel bir biçimde birleştiren bir kitap vardır; Auschwitz’ten kurtulan Elie Wiesel’in yazdığı “Gece”… Bu kitabın ilgili bölümüne göz atalım:

“… Ve şimdi, Buchenwald’dan[4] on yıl sonra, dünyanın unuttuğunun ayırdına varıyorum. Almanya egemen bir devlet. Alman ordusu yeniden doğdu. Buchenwald’daki sadist kadın Ilse Koch’un, şimdi çocukları var ve mutlu. Savaş suçluları Hamburg ve Münih sokaklarında cirit atıyor. Geçmiş silindi, unutulmaya sürgün edildi.

Almanlar ve antisemitler dünyaya, katledilen altı milyon Yahudi hikayesinin bir “efsane” olduğunu anlatıyor ve dünya, o saflığıyla, bugün olmasa da yarın veya yarından sonra buna inanacak…

… Bu yapıtın tarihin akışını değiştireceğine ve insanlığın bilincini sarsacağına inanacak kadar saf değilim.

Kitap, önceden sahip olduğu güce artık sahip değil.

Dün susmuş olanlar, yarın da susacaklar.”

Nobel Barış Ödülü sahibi Elie Wiesel

Elie Wiesel bir röportajında şöyle diyordu: “Kurbanı en çok inciten, zalimin acımasızlığı değil, seyircinin sessizliğidir.”

Tarihteki tüm acıları bilmemiz tabii ki mümkün değil ama en azından bu büyük acıyı bilebiliriz. Burada kendime biçtiğim sorumluluk, bu acı hakkında yıllar boyunca okuduktan sonra, yaşananları olabildiğince çok sayıda insanla paylaşmak.

Ben yazdım, belki birileri de okur.

Geçmiş ve tarih arasındaki fark

Genelde birbirleriyle karıştırıldığına tanık olduğumuz iki kelime vardır: Geçmiş ve tarih… Geçmiş, şu andan önce meydana gelen eylemlerin tümünü; tarih ise geçmişteki eylemler arasında bağlar, neden-sonuç ilişkileri, vb.’ler kurarak bu eylemleri yorumlama ve anlamlandırma biçimimizi tanımlar. Bu yüzden geçmiş nesneldir, yani şu andan önce olmuş bitmiş eylemler kişiden kişiye göre değişmez. Buna karşın tarih özneldir çünkü her insanın, topluluğun, halkın tarihi, yani geçmişteki olayları değerlendirmesi hem birbirinden farklıdır hem de zaman içinde değişiklik gösterir.

Bu nedenle tarih üzerine bir yazının kendine özgü zorlukları vardır.

İlk zorluk şüphesiz şudur ki; geçmişte meydana gelen bütün olaylara ilişkin bütün bilgilere ulaşmamız mümkün değildir, çünkü bunlar kayıt edilmemiştir. Dolayısıyla bir olayı — ya da 2. Dünya Savaşı örneğinde olduğu gibi yıllar boyunca birbiri ardına meydana gelen pek çok olayı — değerlendirirken çok sınırlı bilgi ile hareket etmek zorunda kalırız.

İkinci zorluk, ulaştığımız bilgilerin hepsini aklımızda tutamamamızdan kaynaklanır. Bir konu hakkında yıllar içinde ne kadar okursak okuyalım, aklımızda kalanlar, okuduklarımızın yalnızca çok küçük bir bölümüdür. Çünkü okudukça, zihnimiz ister istemez olaylar arasında “bağlantılar” kurmaya, bunları “açıklamaya” yönelir, böylece bu bağlantılara/açıklamalara yarayan bilgiler aklımızda kalırken, ilgisiz bulduğumuz ama belki başka biri tarafından çok önemli olarak addedilecek sayısız detayı unutuveririz. Olaylar arasında kurduğumuz “bağlantılar” ve bunlara getirdiğimiz “açıklamalar”, tarihe bakış açımızı, tarihe bakış açımız ise dünya görüşümüzü yansıtacaktır. Bu nedenle, örneğin solcu bir yazar, olayların ardında sınıf çatışmalarını arayacak ve muhtemelen bunları “bulacaktır”. Bu sınıf çatışmalarını bulma nedeni ise, olayların arkasında “gerçekten” sınıf çatışmaları bulunması yani “tek ya da en doğru açıklama”nın bu olması değil, yazarın bu çatışmaları “araması”, yani yazarın dünya görüşüdür. Benzer şekilde bir muhafazakar, olumsuz bir olayın nedenini “açıklarken” geleneksel değerlerin aşınmasından, bir liberal ise hoşgörü ve özgürlük eksikliğinden dem vuracaktır. Bunları belirtmemin nedeni bu durumu eleştirmek değil, kaçınılmaz olduğunu hatırlatmak…[5]

Üçüncü zorluk ise, eldeki bilgilerin azımsanamayacak bir bölümünün birbiriyle uyuşmamasıdır. Herhangi bir konuda birbiriyle çelişen pek çok bilgiyle karşılaşırsınız; çünkü bu olayların kayıtlarını tutanlar olayları kasıtlı olarak saptırmışlardır, hafızaları onları yanıltmıştır, bilgiden çok hayal güçlerini kullanmışlardır, vb. Doğru bilgiye ulaşmak için, farklı kaynaklardan bilgileri teyit etmek gerekir ancak bu her zaman mümkün olmayabilir, örneğin elimizde birden fazla kaynak yoksa…

Özetlersek, bir konu hakkındaki tüm bilgilerin bilinebilmesi mümkün değildir çünkü bu bilgilerin büyük bölümü sonsuza dek kaybolmuştur. Eğer o konu 2. Dünya Savaşı gibi hakkında sayısız bilgi bulunan bir konuysa, söz konusu alanda otorite sayılan kişiler bile, var olan bütün bilgileri gözden geçiremezler. Gözden geçirdiklerinin büyük bölümünü ise unutup akıllarında bir “tarih” yaratırlar. Bu tarih, tarihçinin dünya görüşü doğrultusunda olayların yorumlanmasını içerir ve ne yazık ki sadece doğru bilgilerden de oluşmayabilir.

Bu nedenle, okuyacağınız yazılar 2. Dünya Savaşı tarihi değildir, 2. Dünya Savaşı’nın benim gözümden anlatılan tarihi, yani benim 2. Dünya Savaşı hikayemdir. Bu açıklama, yorumları değil “gerçek” tarihi okumayı bekleyen okuyucu için sevimli olmayabilir ama en azından dürüsttür, çünkü “gerçek tarih” diye bir şey yoktur. Okuduğunuz ve nesnel olma iddiasındaki her tarih kitabı aslında yazarın tarih yorumudur. Bazen tarihçiler iyi niyetle ya da kasıtlı olarak, amaçlarının olayları “yorumlamak” değil “anlamak” olduğunu iddia ederler. Oysa tarihte “anlamak” ancak sözcüklere dökmekle mümkündür, tam bu aşamada, tarihçinin kullanmayı seçtiği — ve seçmediği — sözcükler, kaçınılmaz olarak tarihçinin yorumunu da içereceklerdir. Benzer şekilde, yorumda bulunmadığını zira “gerçeklerin zaten kendilerini anlattığını” söyleyen tarihçilerin sözlerinin de hatalı olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü gerçekler kendilerini anlatamazlar, birileri onları anlatır, anlatırken sözcükler kullanır, sözcük kullanıldığı zaman işin içine yorum girer.

Bu sözcük seçimleri yalnızca olayların kendisiyle ve tarihçinin bu olayları nasıl bir dünya görüşü ışığında değerlendirdiğiyle de sınırlı kalmaz. Tarihçi, yazılarını okunması amacıyla yazar. Dolayısıyla bu yazılar aracılığıyla olayların kendisine anlatılacağı okuyucunun o konudaki bilgi birikimi, merak düzeyi, vb. hakkında yazarın varsayımları — hatta bir ölçüde umutları da diyebiliriz -, metinde ne kadar detaya girileceğini, nelerin dışarıda bırakılacağını belirlerken sözcük seçimleri üzerinde de etkili olur.

Sözcük seçimine ilişkin bir diğer önemli nokta ise, anlatım yöntemidir. Kitaplarını yazarken yalnızca üçüncü tekil şahıs kullanan tarih yazarları, sanki kendi yorumlarını katmıyormuş, olanları çıplak şekliyle anlatıyormuş gibi bir izlenim yaratabilirler. “Şu tarihte şurada şu oldu, bu tarihte buraya bu geldi.” gibi… Oysa başka bir tarihin değil de “o tarihin” ele alınması, başka bir yere değil de, “o yere” değinilmesi, başka bir kişiden değil de, “o kişiden” söz edilmesi, tarihçinin seçimleridir. Bu yüzden, arkada bir anlatıcının sesi olmadığında, olayları bir kameranın merceğinden izlerken zaman zaman kapıldığımız “nesnellik” duygusunun bizi yanıltmasına izin vermemeliyiz. O kamera bulunduğu yere kendiliğinden gelmiş değildir, “bir insan” onu oraya koymuştur ve kameranın amacı, kameramanın görmemizi istediği şeyleri bize göstermektir. Kameraman bizi belli bir doğrultuda koşullandırmak için bunu yapmış olabilir ya da iyi niyetle, olayları kendisinin gördüğü şekliyle bize sunmak istemiştir. Ama sonuç değişmez, kamera oradadır ve belli bir açıyla bakmaktadır. Peki ya, kameranın açısının dışında kalanlar? Yani gördüklerimiz/bize gösterilenler değil de görmediklerimiz/bize gösterilmeyenler?

Toparlarsak, tarih kitapları nesnel değil özneldir[6], dolayısıyla yapılması gereken ayrım, karşımızdaki metnin nesnel bir tarih kitabı mı yoksa öznel bir tarih kitabı mı olduğu değil, bir tarih kitabı olup olmadığıdır.

Örneğin propaganda kitapları, anti-demokratik rejimlerle yönetilen ülkelerin okul kitapları, iktidardakilere yaranmak için yazılanlar, vb. tarih kitabı/metni olarak değerlendirilemezler çünkü belirli bir amaca hizmet eden bu kitaplarda gerçekler bariz şekilde çarpıtılır. Buna karşın bir tarih kitabı hazırlanırken çeşitli kaynaklardan yararlanılarak kitaptaki bilgilerin doğruluğu olabildiğince teyit edilmeye çalışılır, fikir birliğine varılamayan noktalara ilişkin karşıt görüşlere yer verilir, yazar kendi görüşünü okuyucuya kabul ettirmek uğruna, bu görüşün aksine kanıtlar içeren ve kendisinin bildiği bazı gerçekleri gizlemeye kalkmaz, vb.

Yazılarımın hangi tarafta olduğuna okuyucu karar verecektir.

Şimdilik bu kadar

En sevdiğim yazar Dostoyevski’nin başyapıtlarından “Karamazov Kardeşler”in önsözünün sonuyla bitirelim:

“Önsözüm bu kadar. Bunun tam anlamıyla bir fazlalık olduğunu kabul ediyorum, ama bir kere yazdığımıza göre kalsın bari.

Şimdi gelelim asıl konumuza.”

[1] Tabii bu durum Avrupa merkezli bir bakış açısının sonucu; Uzakdoğulu olsaydık Almanya’nın yerini belki de Japonya alırdı.

[2] Shiloh Muharebesi: ABD’nin Kuzey ve Güney eyaletleri arasında meydana gelen Amerikan İç Savaşı’nda, Kuzeylilerin kazandığı muharebelerden biri

[3] Burada bir açıklama yapmakta fayda var: “Alman halkında sıklıkla görülen bazı davranış biçimleri” derken, Alman halkında ırkçılık eğiliminin diğer halklardan daha fazla görüldüğü gibi, kendisi ırkçı olan bir yorumu elbette kast etmiyorum. Daha genel biçimde ifade edersek, herhangi bir halka karşı, diğerlerine oranla daha olumlu ya da olumsuz duygular beslediğim söylenemez.

[4] Almanya’daki bir toplama kampı

[5] Bununla birlikte eklemek gerekir ki, tarihçilerin olaylara kendi dünya görüşleri doğrultusunda farklı açıklamalar getirmesi, her açıklamanın yalnızca farklı bir bakış açısını yansıttığı, dolayısıyla tüm açıklamaların aynı ölçüde geçerli olduğu anlamına gelmez.

[6] Yorumsuz, salt gerçekleri görmek isteyenler tarih kitabı yerine ansiklopedi okuyabilirler; tabii ansiklopedilerde de hatalı bilgiler bulunma olasılığını ve hangi maddelerin ne detayda yer alacağına ilişkin kararların öznelliğini unutmadan…

30

“Önsöz” için 2 yanıt

Önsöz yazınız çok güzel.
Yazdıklarınız da biraz kendimi buldum gibi.
Her zaman dönüp okuyabileceğim bir kalitede yazmışsınız.
Alıntılarınız çok güzel ve yerine tam oturmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir