Kategoriler
Küçük Caniler Yaratmanın Erdemi

5. Bölüm: Yerini Bulmayan Adalet: 1945 Sonrası

“Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır.”

Theodor Adorno, Kültür Eleştirisi ve Toplum

Yazı dizimizin beşinci bölümünde, Almanya’nın suçlularına sahip çıkmasına ve adaletin çöküşüne odaklanıyoruz.

Alman halkı toplama kampları gerçeğiyle tanışıyor (!)

Nisan 1945’te, Almanya’nın teslim olmasına bir ay kala, Amerikan ordusu toplama kamplarını tek tek ele geçirdikçe korkunç manzaralar gün yüzüne çıkıyordu. Buchenwald Toplama Kampı’’nın alt kamplarından biri olan Ohrdruf’u ziyaret eden Müttefik Orduları Başkomutanı ve gelecekteki ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower şöyle demişti: “Bize Amerikan askerinin ne için savaştığını bilmediği söyleniyordu. Şimdi, en azından, neye karşı savaştığını bilecektir.”

Ancak Eisenhower, yalnızca Amerikan askerinin neye karşı savaştığını bilmesini yeterli görmüyordu, Alman halkına da iyi bir ders vermek niyetindeydi. Emri üzerine, toplama kamplarının yakınlarındaki şehirlerden toplanan Almanlar bu kampları ziyaret edip olanları kendi gözleriyle gördüler, ölüleri taşıyıp gömdüler.

Dachau Toplama Kampı’ndaki cesetleri taşıyan Alman sivilleri

Flossenbürg Toplama Kampı
Neunburg vorm Wald’taki cesetler tabutlara konup taşınıyor

Buchenwald Toplama Kampı’nda Amerikan askerleri nezaretinde, kurbanları gören Almanlar

Yine Buchenwald Toplama Kampı’nda çekilen aşağıdaki fotoğraf, benzerleriyle birlikte Mayıs 1945 tarihli Time Dergisi’nde yayınlandığında şu başlık kullanılmıştı: “Eğer yaşayanlar onlara bakmayı reddederse, ölüler boşuna ölmüş demektir”.

Buchenwald Toplama Kampı’nı Weimar kentinden ziyarete gelen ilk grubun içindeki Alman erkekleri yaşlıydı, çünkü gençler bu zulmün mümkün olduğunca devam etmesi için cephede savaşmayı sürdürüyorlardı. Kampa girdiklerinde Weimarlı’lar gözlerini dosdoğru karşıya dikmişlerdi, başlarını çevirip yanlarındaki cesetlere göz atmadılar bile. Yani sekiz yıldır yaptıkları gibi… Çünkü 1937’de açılan ve Weimar’dan yalnızca sekiz buçuk kilometre uzakta olan kampta neler olup bittiği hakkında, mucizevi şekilde, hiçbirinin fikri yoktu.

Bu konuya yazının ilerleyen kısımlarında döneceğiz.

Tüm gruplar kampı gezdikten sonra tekrar evlerine dönerken, içlerinden bir bölümü aralarında konuşup gülüşmeye başladılar. Bunu gören Amerikalı birliğin komutanı, Almanların kampı tekrar ziyaret etmelerini emretti.

Bu sefer çok daha yavaş bir şekilde…

Sözü yine Eisenhower’a bırakırsak:

İlk kampı bu şekilde gördüğüm zaman, sanırım hayatımda asla bu kadar sinirlenmemiştim. Buradaki canavarlık, yalnızca açlıktan ölenlerin birbirleri üzerine yığılmış cesetleri değildi. Çalışmayı sürdürmeleri için kurbanları yürüterek tahliye etmeye çalışmışlardı; onları yolun iki yanına yayılmış halde görebilirdiniz. Gömüldükleri çukurlara gidebilir ve tasvir etmeye başlamak bile istemeyeceğim korkunçluklara şahit olabilirdiniz. İnsanların bu olanları bilmek gibi bir görevleri olduğunu düşünüyorum. Bu, benim Alman savaş suçlusuna karşı tavrımı açıklıyor. Alman ordusu ve subayları Hitler’le ve zorbalıklarıyla özdeşleşmişlerdir. Aynı suçların failleri olarak aynı cezalara çarptırılmaları gerektiğine inanıyorum ve sonsuza kadar bunun için uğraşacağım.”

Tarihin En Büyük Davası

Aslında Nazi yöneticilerinin yargılanması fikri savaşın ilk zamanlarında mevcut değildi. O dönemde hem ABD Başkanı Roosevelt hem de İngiltere Başbakanı Churchill, toplu idamlardan yanaydılar. Ancak 1942–1944 arasında Roosevelt zamanla fikrini değiştirdi ve savaş suçlularının yargılanmasının ahlaken daha doğru olacağını dile getirdi. Sonunda, 1945 Şubat’ında, Roosevelt, Churchill ve SSCB[1]’nin lideri Stalin, Alman savaş suçlularının yargılanacağı büyük bir mahkeme kurulacağını resmi olarak açıkladılar. “Nürnberg Mahkemeleri” adıyla anılacak bu duruşmaların hakimlerinden biri davayı şöyle tanımlıyordu: “Tarihin en büyük davası.”

Ne yazık ki bu mahkemelerin temeli çürüktü, çünkü tarafsız bir gözle değerlendirildiğinde, Antik Roma’dan beri kabul edilegelen hukuki prensipler bu mahkemeler için yetersiz kalıyordu. Latincesiyle “nullum crimen sine lege” (yasa olmadan suç olmaz) ilkesine göre, bir eylemin suç olarak değerlendirilebilmesi için, var olan bir yasayı ihlal etmesi gerekir.

Nürnberg’deki sanık avukatlarının elini güçlendiren gerçek şuydu ki; savaş sırasında yapılan eylemler ne kadar canice olursa olsun, herhangi bir yasayı ihlal etmemişler, tam tersine yasalar doğrultusunda yapılmışlardı. Zira Nürnberg Mahkemeleri’nden önce her ülkenin kendi yasaları vardı, uluslararası düzeyde kabul görmüş bir soykırım suçu ve cezası mevcut değildi.

Gerçi 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında çeşitli devletler bir araya gelmiş ve savaş sırasında örneğin esirlere ve yerel halka nasıl davranılacağının sınırlarını Cenevre ve Lahey Sözleşmeleri’nde çizmişlerdi. Ancak, bunlar “insanlık kanunları çerçevesinde davranmak”, “uygar insanlarca kabul edilen prensipler”, vb. genel geçer ifadelere dayanıyordu ve bu ilkelerin ihlali halinde ne tür cezalar öngörüldüğü tanımlanmamıştı.

Bu nedenle, Nürnberg hakimleri, sanıkları suçlu bulabilmek için mahkeme sırasında yasaları icat edip, “kanunların geriye yürümezliği”, yani bugün çıkartılan bir yasanın dün gerçeklesen bir eylemin failini suçlu hale getiremeyeceği, ilkesini çiğnemek zorunda kaldılar. Normal bir mahkemede böyle bir durum kabul edilemezdi elbette, ancak Nazi döneminde yapılan eylemler öyle korkunç ve tarihte eşi benzeri olmayan bir büyüklükteydi ki, faillerin bu eylemlerden suçsuz bulunmaları insanlığın vicdanını yaralayacaktı.

Ayrıca kazanan ülkelerin liderleri, bu konuda kararlarını vermişlerdi. Savaşın devam ettiği 1944 yılında, Churchill yakalanan her Nazi kodamanının vurulması gerektiğini söylediğinde, Stalin ona karşı çıkmıştı:

“Sovyetler Birliği’nde, kimseyi yargılamadan idam etmeyiz.”

“Elbette” diye yanıtlamıştı Churchill. “Onları idam etmeden önce yargılayacağız.”[2]

Sonuç olarak Nürnberg’deki yargıçlar, Nazi katillerini suçlu bulmak amacıyla, sonraki yıllarda kurulacak uluslararası mahkemelerde savaş suçlularının yargılanması için çok önemli ilkeleri yazıya döktüler. Bunlardan biri şöyle diyordu: “Bireylerin, ulus devlet tarafından dayatılan itaat yükümlülüklerini aşan uluslararası görevleri vardır.”

Aslında “Nürnberg Mahkemeleri”, Almanya’nın suçlarıyla ilgili birbirini izleyecek on üç davanın genel adıydı. Bunların en ünlüsü ise ilkiydi.

Nürnberg Mahkemesi’nin sanıkları, Almanca’ya yapılan bir çeviri hatasına gülüyorlar. Soldan sağa, Hava Kuvvetleri Komutanı Mareşal Hermann Göring, Hitler’in Yardımcısı Rudolf Hess, Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ve Genelkurmay Başkanı Wilhelm Keitel. Göring’e idam cezası verilmişti ancak intihar etti, Hess ömür boyu hapse mahkum oldu ve 1987’de intihar etti, Ribbentrop ve Keitel ise idam edildiler.

Davanın başlarında, 29 Kasım’da, sanıklara toplama kamplarının görüntüleri izletildi. Gözlenen tepkiler şöyleydi: “soluk görünüyor ve donmuş bir halde… başını eğmiş, bakmıyor… gözlerini örtüyor, acı içinde görünüyor… gözlerini kırpıştırıyor, gözyaşlarını bastırmaya çalışıyor… Göring üzgün görünüyor… Dönitz başını ellerinin arasına gömmüş…”

O gece psikologlar tutukluların hücrelerini ziyaret ettiklerinde pek çok mahkum hala şoktaydı, gördüklerinden utanmış ve dehşete düşmüşlerdi. Nazi rejiminin Polonya Genel Valisi Hans Frank, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu: “Sakın kimsenin size, hiçbir şey bilmediğini söylemesine izin vermeyin! Bu sistemde korkunç bir şeylerin olduğunu herkes hissediyordu. Nasıl krallar gibi yaşadığımızı ve o canavara inandığımızı düşünüyorum da…

Bu davada soykırım, savaş suçları ve insanlığına karşı işlenen suçlar nedeniyle yirmi dört kişi yargılandı. On iki sanığa idam cezası verildi, bir diğeri intihar etmişti.[3]

Bu ana davadan sonraki on iki davada verilen idam cezalarının adedi iki yüzden azdı.[4] Ömür boyu hapis cezası alanların ise neredeyse tamamı, karardan on yıl kadar sonra, 1950’lerde serbest bırakıldılar.

Neden böyle olmuştu?

Bu soruya cevap verebilmek için, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki Avrupa’nın siyasi atmosferine değinmemiz gerekiyor.

Hitler öldü ortaklık bozuldu

Almanya’nın yenilmesi, kapitalist Avrupa’nın üzerinde yeni bir tehdidin doğmasıyla sonuçlandı: Komünist Rusya…

Kızıl Ordu Berlin’e doğru ilerlerken, sonradan “Doğu Bloğu” olarak anılacak Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkeleri ele geçirmişti ve savaş bittikten sonra bu ülkeler üzerindeki etkisini azaltmak niyetinde değildi. Churchill’in 1946 Mart’ındaki konuşması, kapitalist Batılı devletler ile komünist Rusya arasındaki 2. Dünya Savaşı’nın kazanılmasını sağlayan ortaklığın, yerini üstü kapalı bir düşmanlığa bıraktığına işaret ediyordu: “Baltık Denizi’ndeki Stettin’den Adriyatik Denizi’ndeki Trieste’ye, kıta boyunca demir bir perde inmiştir.”

Bu durum, ikiye bölünen Avrupa’da, suçlular için birbirinden ayrı iki adalet anlayışı uygulanacağının da göstergesiydi.

Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı

Almanya’ya karşı savaşta en büyük insan kaybını yaşamış olan Rusya, savaş suçlularının cezalandırılmasında da önde gidiyordu. Hatta biraz fazla önde… Yukarıda sözünü ettiğimiz Doğu Bloğu ülkelerinde ve Yugoslavya, Arnavutluk gibi komünist olan diğerlerinde, savaş boyunca Almanya ile işbirliği içinde olan faşistler, Kızıl Ordu’nun o bölgeyi ele geçirmesiyle eş zamanlı olarak idam edildiler.[5]

Tabii kimin “faşist” olduğuna Ruslar karar verdiği için sadece gerçek faşistleri/işbirlikçileri değil, savaştan sonra kurmayı amaçladıkları Rus yanlısı hükümetlere muhalefet edebilecek olanları da ortadan kaldırdılar.

Stalin tipi adalet…

Yosif Visaryonoviç Çugaşvili, diğer adıyla Josef Stalin

Kapitalist Batı ülkelerinde ise tam tersi bir durum yaşandı. Olması gerektiği gibi yüzbinlerce kişi tutuklanarak ihanet, Almanlarla işbirliği ve savaş suçları işlemekten yargılandı ancak bunların küçük bir bölümü ceza aldı. Verilen cezalar da, birkaç yıl içinde çıkan genel aflarla iptal edilmiş oldu…

Bununla beraber gerek komünist gerek kapitalist bloktakilerin beklentisi, en azından başlarda, Almanya’daki suçluların hak ettikleri cezalara çarptırılmasıydı.

Peki Almanlar bu konuda ne düşünüyordu?

Alman halkı: Suçlu mu, kurban mı?

İşgal edilen her ülkede Almanlarla işbirliği yapanlar çıkmıştı. Bununla beraber bu faşistler/işbirlikçiler halkın büyük bölümü tarafından destek görmemiş ve hemen her yerde kendilerinden nefret edilmişti.

Almanya’da ise, Hitler çok uzun süre halk arasındaki desteğini devam ettirmiş, milyonlarca Alman Nazi Partisi’ne veya alt kuruluşlarına üye olmuştu. Halkın çoğunluğu, Yahudiler başta olmak üzere çeşitli azınlıklara yapılan haksızlıkları desteklemiş ve bunlardan çıkar sağlamıştı. Yine halkın desteğiyle Alman Ordusu, tarihin başka hiçbir döneminde hiçbir ordunun yaptıkları ile kıyaslanamayacak şekilde organize bir vahşete imza atmıştı.

Bununla birlikte Almanlar, bir halk olarak suçlu olduklarını kabul etmiyorlardı. Savaştan sonra yapılan sayısız anketten çıkan sonuç suydu: Almanların çoğunluğu, hala, Nasyonal Sosyalizm’in aslında iyi bir fikir olduğunu ama yanlış uygulandığını düşünüyordu. Ayrıca Almanlara göre gerçek kurbanlar kendileriydi, müttefik bombardımanları altında sayısız sivilini kaybetmiş Alman halkı…

Bu bombardımanların nedenini hemen hiç kimse sorgulamıyor görünüyordu.

Soğuk Savaş imdada yetişiyor

Suçlu olduklarını düşünmeyen Almanlar’a Soğuk Savaş çok yardımcı oldu. Gerek Amerika gerek Rusya Almanya’yı iki kutuplu dünya arasında tampon bölge olarak görüyor ve karşı tarafa kaybetmek istemiyordu. 1945’ten sonra başlanan “Nazilerden arındırma” uygulamaları çok kısa sürdü, çünkü Almanya’nın bir an önce ayağa kalkmasına ve karşı kampın önünde bir set olarak hizmet etmesine ihtiyaç vardı.

Savaşın hemen bitiminde “Alman ordusu ve subaylarının Hitler’le ve zorbalıklarıyla özdeşleşmiş olduklarını ve aynı cezaya çarptırılmaları gerektiğini” söyleyen Eisenhower, birkaç yıl içinde fikir değiştirmişti. Bu sefer, “Sıradan Alman askeri ve subayı ile Hitler ve suçlu arkadaşları arasında büyük bir fark olduğunu, onursuz ve aşağılık eylemlerin silah altındaki Almanların ezici çoğunluğunu hiçbir şekilde yansıtmayan küçük bir azınlık tarafından işlendiğini” ifade ediyordu.

Batı Almanya’daki Almanların, müttefiklerin gözetiminde de olsa, Alman mahkemelerinde yargılanmasına izin verildi, böylece Almanlar kendi ülkelerindeki mahkemeler tarafından “aklandılar”. Batı Almanya hükümeti 1949’da çıkardığı bir afla kısa süreli hapis cezası almış olanları serbest bıraktı. 1951’de Nazilerden arındırma sürecini tamamen durdurdu ve görevlerinden el çektirilen memurlar (“Gestapo” — “Gizli Devlet Polisi” ajanları da dahil olmak üzere) tekrar işlerinin başına döndüler. Bunu 1954’teki yeni bir af yasası izledi.

Rus işgali altındaki, ileride Doğu Almanya olacak, bölgede ise Nazilerden arındırma uygulamaları çok şiddetli başladı. On binlerce insan kamplarda, hatta bazen Nazilerin eski toplama kamplarında öldü; çok daha fazlası ise Rusya’daki çalışma kamplarına sürüldü. Daha sonra bürokratların, ilk okul öğretmenlerinin, vb. büyük bölümü Nazi oldukları gerekçesiyle başkalarıyla değiştirildi.[6] Nazilerin bir bölümü ise, geçmişteki hatalarını kabul edip Marksist-Leninist ilkeleri sahiplendiklerini belirten “itirafnameler” imzalayarak “aklanmış” oldular.

Amerikan ve Rus uygulamalarının birbirine en çok yaklaştığı nokta, her iki tarafın da Nazi bilim insanlarını kendi ülkelerine götürüp uzay yarışı programlarında kullanmaları oldu.[7]

2. Dünya Savaşı’nda Almanya’da icat edilen roketlerin ve Ay’a insan gönderilmesini sağlayan Apollo Projesi’ndeki roketin tasarımcısı Wernher von Braun

Durun, siz kardeşsiniz!

Yukarıda değindiğim Amerika ve Rus uygulamalarına benzer şekilde, Batı ve Doğu Almanya’nın ortak noktası da iki ülkenin, geçmişlerinden bir “direniş efsanesi” yaratma çabalarıydı. Doğu Almanya, faşizme karşı sol direnişin doğal mirasçısı rolüne soyunup Buchenwald Toplama Kampı’nda öldürülen Alman Komünist Partisi Başkanı Ernst Thaelmann’ı yüceltirken, Batı Almanya Hitler’e karşı Prusya geleneğinden gelen muhafazakar askerlerin 20 Temmuz 1944 tarihindeki başarısız suikast girişimini sahipleniyordu.

Söz konusu suikast denemesini konu alan Valkyrie Filmi’nin afişi. Tom Cruise, Hitler karşıtı komplonun ele başı Claus von Stauffenberg rolünde

Bu suikast girişiminden “Tarihin En Büyük Bilek Güreşi: Hitler-Stalin” isimli yazı dizimizde söz edeceğiz. Bununla birlikte, konumuz kapsamında şunu belirtmek gerekir ki, bu askerler aslında Hitler’in ırkçı politikalarını ve Yahudi karşıtı eylemlerini çeşitli derecelerde desteklemişlerdi. Kimi, Yahudilerin toplumdan tecrit edilmesini onaylamış ancak Alman halkının üzerinde kara bir leke oluşturduğunu düşündükleri ölüm kamplarına gönderilmelerine karşı çıkmış, kimi ise doğrudan bu katliamlara katılmıştı. Ortak yanları, Hitler’in Almanya’yı felakete götürdüğünü görmeleri ve bunu durdurmak istemeleriydi. Yani Almanya savaşı kaybedecek durumda olmasaydı, bu askerler böyle bir suikast girişimi düzenlemeyeceklerdi.[8]

Ancak Batı Almanya hükümeti bu girişimden bir efsane yaratmayı başardı: Buna göre, savaşta işlenen suçların failleri, Hitler ve dar bir Nazi çevresiydi. Ordunun bu suçlarda sorumluluğu yoktu, Hitler karşıtı komplo da bunun deliliydi.

Bu efsane giderek büyüdü, idam edilen komplocular için, infaz edildikleri yerde, 1952 yılında bir anıt dikilmesine başlandı. 1954’te, suikast girişiminin onuncu yılında yapılan anma konuşmasında komplocuların “Hitler’in Almanların üzerine getirdiği utancı kanlarıyla yıkadıkları” ifade ediliyordu. Alman halkını Hitler’in kurbanı, muhafazakar soyluları da ulusun onurunun kurtarıcısı olarak göstermeyi amaçlayan bir konuşma…

Sanki Hitler’i iktidara getirenler bu halkın ve muhafazakar soyluların kendileri değilmiş gibi…[9]

Komplocuların öldürüldükleri yerde dikilen anıt, Berlin

Bununla birlikte, bu tür direniş “efsane”lerinin Almanya’ya özgü olmadığını belirtelim. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra örneğin Fransa’da da öyle bir hava yaratılmıştı ki, sanırsınız milyonlarca Fransız, Nazi yanlısı Vichy hükümeti için yıllarca çalışmamış, tam tersine tüm Fransa tek yürek halinde işgalci Almanlara karşı mücadele etmişti.[10]

Fransa’nın bu alternatif tarihiyle pek çok yerde karşılaşırız, örneğin, 1959’da yayınlanmaya başlayan Asteriks çizgi romanlarında bunu görmek mümkündür: İşgalci Romalılara karşı savaşan küçük ama onurlu Galya köyü… Bu çizgi romanda, Romalı askerler tek tip kıyafetleri, sağ kollarını kaldırarak selam vermeleri, otoriter eğilimleri, vb. ile Nazileri çağrıştırırlar. Buna karşın tüm Galyalılar, hatta sevimli köpek İdefiks bile, özgürlüklerine aşıktır ve asla zapt edilmeye gelemezler.[11]

Asteriks’te en sevdiğim karakter, İdefiks

Biz 2. Dünya Savaşı sonrasındaki Almanya ile devam edelim.

Özetle, Batı Almanya’da 1950’lerin ortasına gelindiğinde, gerek hukuki takibatın sona ermesi gerek özenle yaratılan, Hitler’e karşı direniş efsanesi ile Alman sağcıları için konu kapanmıştı. 2. Dünya Savaşı ve öncesini toplama kamplarında geçirmiş olan sosyal demokratlar ise konuya daha dürüstçe yaklaşıyor ve müttefik bombalarının kurbanı olan Almanlarla, ölüm kamplarında can veren Yahudilerin kıyaslanamayacaklarını belirtiyorlardı ancak bu sözleri toplum genelinde yankı bulmaktan uzaktı. Nazi Partisi üyelerinden on binlercesi politikada, sanayide, üniversitelerde, mahkemelerde, vb. yeniden görev almışlardı.

Keza Doğu Almanya’da da durum farklı değildi. Orada da soruşturmalar kapanmış, suçluların bir kısmı Batı’ya kaçarken, diğerleri iktidardaki Sosyalist Birlik Partisi üyesi olmuşlardı. Her iki ülke de toplumsal huzuru, adaletin üstünde tutma konusunda kararlıydı.

Henüz kimse, on beş yaşında ölen bir kızın yazdıklarının bu suskunluğu yıkmakta ilk adım olacağının farkında değildi.

Mızrak çuvala sığmıyor

1929 Frankfurt doğumlu Yahudi Anne Frank’ın ailesi, 1933’te Almanya’dan Amsterdam’a taşınmıştı. 1942 yazından 1944 yazına kadar iki yılı aşkın bir süre bir evin üst katında saklanmışlar ancak daha sonra ihbar edilerek Naziler’in eline düşmüşlerdi. Anne Frank, ablası ve annesi toplama kamplarında ölmüş, ailenin hayatta kalan tek üyesi olan baba Otto Frank, saklanırlarken kızının tuttuğu günlüğü kitap haline getirmişti.

Önce Hollanda’da sonra 1950’de Almanya’da yayınlandığında kitabın çok satması beklenmiyordu. Ancak konu özellikle, Anne Frank’ın yaşlarında olan gençlerin ilgisini çekmişti. Kitabın ABD’de bir tiyatro metnine çevrilmesi ve 1959’da filminin çekilmesi, satışları iyice arttırdı ve Anne Frank, o güne kadar yalnızca bir sayıdan ibaretmiş gibi görülen Yahudi kurbanların da bir zamanlar gülmüş, ağlamış, aşık olmuş insanlar olduğunu hatırlattı.

İnsanlar savaşta yaşanan acıları konuşmaya başlamışlardı.

Anne Frank

1958 yılına gelindiğinde, kurbanların ailelerinin yoğun çabası sonucunda Batı Almanya’nın Ulm kentinde Einsatzgruppe’lerin (özel operasyon birlikleri) işledikleri suçların yargılanmasına yönelik ilk büyük dava açıldı. Ulm’daki süreci başka kentlerdeki davalar izledi.

Ancak bunların hiçbiri 1961’de Kudüs’te görülen Adolf Eichmann davası kadar ünlü olmadı.

Gün gelir, devran döner…

Adolf Eichmann, 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin trenlere bindirilip ölüm kamplarına gönderilmesinin “lojistiğinden” sorumluydu. Savaş sonrasında izini kaybettirerek Arjantin’e kaçmış, İsrail Gizli Servisi MOSSAD ajanları tarafından yakalanarak 1960’ta yargılanmak üzere Kudüs’e getirilmişti. 1961’deki dava sırasında sorgulanması, tanıkların anlattıkları, vb. televizyonda gösterilerek tüm dünyanın Yahudi Soykırımı’nın ne olduğunu öğrenmesinde çok önemli bir dönüm noktası oldu.

Dava daha başlamadan, ne kadar etkili olacağını belli etmişti. Eichmann’ın Kudüs’e getirilmesiyle davanın başlaması arasında geçen zamanda, Almanya’daki savaş suçlularının ele başlarından bazıları hakim karşısına çıkartıldılar. “Yakalandılar” demek mümkün değil, çünkü hiçbiri savaştan sonra gizlenme gereği dahi duymamıştı. Almanya yalnızca, Eichmann davası başlamak üzereyken, kendisinin hukuka ne kadar saygılı olduğunu göstermek ve Başbakan Adenauer’in ifade ettiği üzere “Eichmann davasının uluslararası kamuoyunda yaratacağı Almanya karşıtı rüzgarın” bir nebze olsun önüne geçebilmek için, yıllardır ortalıkta özgürce dolaşan sayısız suçlunun küçük bir kısmını yargılamak istemişti, o kadar…

Aynı Konrad Adenauer’in, Batı Almanya’nın kurulduğu 1949 yılından 1963’e kadar Hristiyan Demokrat Parti’nin lideri olarak Almanya’da başbakanlık yaptığı dönemde, Nazilerden arındırma uygulamalarını durdurduğunu ve peş peşe çıkarttığı af yasalarıyla savaş suçlularını serbest bıraktığını unutmamak gerekir. Ancak konu vicdanlar nezdinde, Eichmann özelinde tüm Almanya’nın yargılanmasına geldiğinde Adenauer, yıllardır toplumsal barış ve ekonomik büyüme uğruna — Almanya’nın İsrail’e ödediği yüksek tutardaki tazminatı saymazsak — göz ardı ettiği adalet kavramını tekrar hatırlamak zorunda kalmıştı.

Savaş sonrası Almanya’sının “saygın” Başbakanı Konrad Adenauer. İsmi pek çok kentte bulvarlara verilmiştir.

Almanya’daki göstermelik yargılamalar bu amaca uygun olarak sınırlı kaldı, binlerce kişiyi öldüren/öldürülmesinde rol oynayan katiller üç-beş yıl gibi kısa süreli hapis cezaları aldılar.

Bu cezaların düşüklüğünde, soykırım mekanizmasının korkunç bürokratik yapısı da önemli rol oynamıştı. Düzenledikleri evrak/emirlerle binlerce kişinin ölüm emrini verenler bir kişiyi tabancayla öldüren katillerden daha az ceza alıyorlardı, çünkü onlar “suç ortağı” değil “suçluya yataklık etmiş” olarak kabul ediliyorlardı. Bunlar için Eichmann davası ve onu takip eden davalarda yeni bir kelime türetilecekti: “Schreibtischmörder/taeter” (Masa başı katilleri/failleri)…[12]

Adolf Eichmann, yargılandığı dava boyunca suçlu olmadığını, yalnızca kendisine verilen emirleri uyguladığını iddia etti. Kendisini hasta ruhlu bir canavar gibi göstermeye çalışan iddia makamının çabalarının aksine, Eichmann’ı inceleyen Yahudi psikiyatristler “normal” raporu vermişler, çevresindeki insanlarla iletişiminde “sevecen” bir tavır sergilediğini belirtmişlerdi. 20. yüzyılın en önemli entelektüellerinden, kendisi de Hitler nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan, Alman Yahudi’si Hannah Arendt, Eichmann davasını anlattığı “Kötülüğün Sıradanlığı” kitabında bu durumu şöyle açıklar:

“Yahudi Sorunu’nun Nihai Çözümü’nün korkunç bir titizlikle uygulanmasının temeli -ki bu titizlik, bir Alman’ın tipik ya da mükemmel bir bürokratın karakteristik özelliğiyle gözlemciyi şaşırtır — garip olmakla birlikte Almanya’da çok sık görülen bir kavrama dayanır. Buna göre yasaya uymak demek yalnızca yasaya itaat etmek demek değil, sanki itaat ettiği yasaların düzenleyicisi kendisiymiş gibi davranmaktır.”

Bu açıdan bakıldığında, Eichmann’ın yasalara uymak konusunda “tipik bir Alman ya da mükemmel bir bürokrat” gibi elinden geleni yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hesap günü: “Yalnızca” kendisine verilen emirleri uygulayan Adolf Eichmann, yok etmeye çalıştığı Yahudilerin elinde yargılanıyor…

Eichmann duruşmasında ortaya konan belgelerden çıkan sonuç, Alman halkının yıllardır iddia ettiğinin aksine, soykırımın Hitler ve çevresindeki az sayıda fanatik ruh hastası tarafından değil, Alman bürokrasisi tarafından organize bir şekilde ve toplumun büyük bölümünün suç ortaklığıyla yapılmış olduğuydu.

Peki dava sonunda Eichmann’a ne oldu?

1962’de asıldı, cesedi yakıldı ve külleri İsrail topraklarını ve sularını kirletmemesi için, İsrail karasularının dışında Akdeniz’e döküldü.

Eichmann İsrail’de ölüm cezasına çarptırılıp idam edilmiş son kişidir.

Bilmiyorduk…

Bu yazının başlarında, Buchenwald Toplama Kampı’nı gezen Weimar kenti sakinlerinin, burada yapılan zulümlere ilişkin bir fikrinin olmadığını iddia ettiklerini belirtmiştik. Şimdi bu konuyu açmanın sırası geldi.

Bu “bilmeme” iddiası, yalnızca Weimar kentinde yaşayanlara özel değildi, Almanların ezici çoğunluğu savaş sonrasında aynı iddiayı dile getirmişlerdi. Hatta bu öyle bir klişe haline gelmişti ki, diğer ülkeler bununla dalga geçmek için bu iddianın Almancası olan “Wir haben es nicht gewusst” (Bilmiyorduk) ifadesini, işlenen bir suçun büyüklüğünün, bu suçtan habersiz olunmasını imkansız hale getirdiği durumları tarif etmekte kullanmaya başladılar.[13]

Ulm’dan Eichmann’a kadar çeşitli davalar ve soykırım üzerinde yapılan araştırmalar, “bilmiyorduk” iddiasının nasıl bir yalan olduğunu ortaya çıkardı. 1930’larda Alman basınında, Yahudilerin uğradıkları kovuşturmalardan toplama kamplarına kadar her şey açıkça yazılırdı. Savaşın başladığı 1939’da bu konuya sansür getirildi ancak toplama ve ölüm kamplarında görevli askerler, evdekilere yazdıkları mektuplarda ve izne geldiklerinde kamplarda yapılanlardan bahsetmeye devam ettiler.

Evet, Alman halkının çoğunluğu, milyonlarca kurbanın zehirli gazla öldürüldüğünü, cesetlerin fırınlarda yakıldığını, insanlar üzerindeki korkunç deneyleri, vb. savaşın sonuna kadar öğrenmemişti.

Ancak, hemen her Alman’ın bir akrabası veya tanıdığı bu kamplara gönderilmiş, pek çoğundan bir daha haber alınamamıştı. Yalnızca Auschwitz Kampı, 1942–1943 yıllarında yirmi tona yakın Zyklon-B zehri sipariş etmişti, bu zehrin üretilmesi ve teslimatında çalışan hiç kimse, bu kadar zehrin yalnızca bitlerin imhasında kullanılacağını iddia edemezdi.

Aynı şekilde, kurbanların bu kamplara gönderilmesini sağlayan kanunları yazan hukukçular ve bunların uygulayıcıları olan yargıçlar, kurbanların isimlerinin olduğu listeleri hazırlayanlar, bu listeleri ilgili makamlara yollayan iletişim operatörleri, insanları ölüme taşıyan trenlerin tarifelerini düzenleyen memurlar ve bakımlarını yapanlar, insanları evlerinden toplayan polisler, onları bu trenlere sokan güvenlik görevlileri ve trenlerin makinistleri, toplama kamplarının yakınında hatta içinde çalışan işçiler, kamp yöneticilerine destek olmakla görevlendirilen Alman ordusu askerleri, insanlar üzerinde yapılan deneylerin sonuçlarının raporlandığı araştırma merkezlerindeki doktorlar ve bu sonuçları inceleyen üniversite profesörleri, cesetlerin yakıldığı fırınların inşasında kullanılacak hammaddeleri üretenler, ölülerin saçlarından kablo yapılan fabrikalarda çalışanlar ve bu fabrikaların Nazi yöneticileriyle işbirliği içindeki sahipleri, ölülerin dişlerini ve yüzüklerini eritip külçe altın yapanlar ve bunların saklandığı bankaların çalışanları…

Sayısız kişi bu katliamı mümkün kılmış ve sonuçlarından kar elde etmişti.

Öldürülen Yahudilerden toplanan yüzükler

Doğrudan bu zulümlere katkıda bulunmayanlar da, olup bitenleri farklı kaynaklardan öğreniyorlardı. 1943’ün başından itibaren Amerikan ve İngiliz uçakları Almanya üzerine milyonlarca kopyasını dağıttıkları broşürlerde ölüm kampları ve gaz odaları hakkında bilgiler veriyorlardı. Amsterdam’da bir evin üst katında iki yıl gizlenen Anne Frank daha 1942’de günlüğüne, pek çok insanın öldürüldüğünü tahmin ettiğini çünkü İngiliz radyosunun insanların gaz odalarında öldürüldüğünden söz ettiğini yazmış, 1944’te ise, Polonya’da birkaç milyon suçsuz insanın zehirlendiğini eklemişti.

Bu noktada, ufak bir kentteki bir fabrikada teknik ressam olarak çalışan sıradan bir Alman olan Karl Dürkefaelden’den söz etmemiz uygun olur. Kendisinin Alman toplumunun büyük bölümünden farkı, çevresinde duyduklarını günlüğüne geçirmiş olmasıdır. Bu sayede “ortalama” Alman’ın, yaşanan vahşetin ne kadarını bilebileceği ortaya çıkmıştır.

Dürkefaelden’in 1942 Şubat’ında okuduğu gazetede Hitler’in bir konuşmasından söz edilen makalenin başlığı şöyleydi: “Yahudiler Yok Edilecek.” Bir tren yolculuğunda rastladığı asker, 1. Dünya Savaşı’nda bile böylesi katliamların yaşanmadığını söyleyip Rus savaş esirlerinin başlarına gelenlerden söz etmişti. Aynı yılın Haziran’ında, Ukrayna’da ustabaşı olarak çalışan kayınbiraderi, Alman polis memurlarının toplu katliamlarına tanıklık ettiğini anlatmıştı. Birkaç gün sonra, bir askerden Polonya’daki Yahudilerden binlercesinin öldürüldüğünü öğrenmişti. Aynı dönemde patronu Dürkefaelden’e, Bialystok’taki köylerin tamamının kadınlar ve çocuklarla birlikte imha edildiğini kendi oğlundan duyduğunu söyledi. Dürkefaelden’in kayınvalidesi ise yerel hastanede bakımıyla uğraştığı yaralı askerlerden, Rusya’da on bin Yahudi’yi öldürdüklerini duyduğunu aktardı. Ayrıca Dürkefaelden, pek çok Alman gibi, İngiliz BBC radyosunun Almanca yayınlarını dinliyor, bu sayede Yahudilerin vagonlara bindirilip götürüldükleri alanlarda nasıl gazla katledildiklerini öğreniyordu.

Daha önce de alıntı yaptığımız, “Bunlar da mı İnsan” adlı kitabında Primo Levi, Alman halkının suçunu şöyle tarif eder: “Bilmek ve başkalarının bilmesini sağlamak, Nazizm’den uzaklaşmanın bir biçimiydi (kaldı ki çok da tehlikeli değildi); bir bütün olarak Alman halkının buna başvurmadığını düşünüyor ve bu bilinçli görmezlikten gelme tutumundan ötürü yüzde yüz suçlu buluyorum.”

Hitler rejimine karşı şiddet içermeyen direnişi amaçlayan, Münih Üniversitesi’nden bir avuç öğrencinin kurduğu “Beyaz Gül” örgütü ise, 1943 Şubat’ında üniversitenin içinde çeşitli yerlere bıraktıkları broşürlerde şöyle diyordu:

“(…) Polonya’nın işgalinden bu yana üç yüz bin Yahudi’nin en korkunç bir şekilde öldürüldüğü gerçeğini vurgulamak istiyoruz. Burada insan saygınlığına karşı işlenen en korkunç suçu görüyoruz, öyle bir suç ki, tarihin hiçbir döneminde eşi benzeri yoktur (…) Alman halkı aptal uykusuna gömülmüş bir durumda bu faşist suçlulara cesaret, onların yağmalamalarını sürdürmelerine fırsat veriyor, onlar da tabii ki devam ediyorlar. (…) Almanlar böyle bir suçtan temize çıkmak istiyor, her biri en sakin, rahat vicdanıyla yoluna devam ediyor. Ancak Alman bundan temize çıkamaz, o suçludur, suçlu, suçlu!”

Münih Üniversitesi’ndeki bina görevlisi Jacob Schmid[14] tarafından ihbar edilmeleri sonucunda, 1943 Şubat’ında giyotinle başları vücutlarından ayrıldığında, Hans yirmi dört yaşındaydı, Sophie yirmi bir…

Beyaz Gül örgütünün kurucuları Hans ve Sophie Scholl Kardeşler

Sorgulayan bir kuşak: 68’liler…

Anne Frank’ın Günlüğü’nü okuyan, kendilerine örnek olarak Scholl Kardeşleri seçen çocuklar, 1960’ların sonuna gelindiğinde, anne babalarının savaş öncesinde ve savaşta ne yaptığını giderek artan şekilde sorgulayan bir kuşağın üyeleri olmuşlardı. Ancak Alman toplumuna hakim olan iklim, gençlerin isteklerine yanıt vermekten hala uzaktı.

Almanya bir ekonomi mucizesi gerçekleştirmişti ve toplumun egemen sınıfları savaş döneminde olanları geride bırakmak istiyorlardı. Uzun yıllar boyunca Hristiyan Sosyal Birlik Partisi’nin başkanlığını yapmış Franz Josef Strauss 1969’da şöyle diyordu: “Böyle ekonomik başarıları elde etmiş bir halkın, Auschwitz’i daha fazla duymayı istememe hakkı vardır.”

Aynı yıl Batı Almanya’nın başbakanlığına seçilen Sosyal Demokrat Parti lideri Willy Brandt ertesi yıl Doğu Bloğu’ndaki Polonya’nın başkenti Varşova’yı ziyaret etti ve 2. Dünya Savaşı’ndaki Varşova Gettosu Ayaklanması’nda hayatını kaybeden Yahudiler için diz çöküp saygı duruşunda bulundu.

Bir insan için küçük, bir ülke için büyük bir diz çöküş: Willy Brandt Varşova Gettosu Ayaklanması’nda ölenleri anıyor.

Bu hareketin simgesel önemi tartışmasızdı. Almanya’nın nihayet suçunu kabul etmeye başladığının bir işareti olarak görülen bu diz çöküş, uluslararası kamuoyunda çok olumlu karşılandı, ertesi yıl, 1971’de Brandt’ın Nobel Barış Ödülü almasında da önemli etkisi oldu.

30 yıl sonra Varşova’da, Brandt’ın önünde diz çöktüğü anıtın yakınlarında, bu sahneyi resmeden başka bir anıt dikildi.

Ancak dünyanın beklentisinin aksine, Alman kamuoyu buna hazır değildi. Willy Brandt’ın diz çökmesi üzerine yapılan ankette Alman halkının yüzde kırk sekizi bu hareketi aşırı bulmuş, yüzde kırk biri desteklemişti, yüzde on birinin ise bu konuda fikri yoktu.

Yani altı milyon Yahudi’nin öldürülmesi, savaştan yirmi beş yıl sonra bile, Alman halkının yarısı tarafından diz çökmeyi gerektirecek derecede önemli bir suç olarak görülmüyordu.

Bu kafa yapısının öngörülmeyen bir sonucu daha olacaktı. Avrupa Devletleri’nden ikisi, Almanya ve İtalya, 2. Dünya Savaşı’nda aynı cephede savaşmışlardı. Bu ülkelerdeki solcu gençlerin bir bölümü, iktidardakilerin geçmişini göz önünde bulundurarak, kendilerini sürekli bir toplama kampına gönderilme tehdidi altında hissediyor, halkın geçmişle yüzleşmekteki isteksizliği bu kaygılarını daha da arttırıyordu.

68 kuşağı gençlerinin ve onlardan yaşça biraz daha büyük olanların bir bölümünün giderek radikalleşmesi, İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, vb. Batı ülkelerinden farklı olarak yetmişli yıllarda Batı Almanya ve İtalya’da aşırı solcu terörist örgütlerin doğmasında etkili oldu: Almanya’da Kızıl Ordu Fraksiyonu, İtalya’da ise Kızıl Tugaylar.[15]

Kızıl Ordu Fraksiyonu, diğer adıyla Baader-Meinhof çetesinin beyin takımı: Andreas Baader, Ulrike Meinhof, Gudrun Ensslin[16]

Geçmek istemeyen geçmiş

1980’lere gelindiğinde dünyayı saran muhafazakar dalgadan Almanya da etkilendi. Bir grup sağcı tarihçiye göre, savaşta yaptıkları nedeniyle Almanya’nın kendisini suçlaması, Doğu Bloğu ülkelerine karşı Batı Almanya’yı güç durumda bırakıyordu. Almanya artık bu ulusal suçluluktan sıyrılmalıydı.

Bu noktada Alman tarihçi Ernst Nolte’nin başlattığı tartışmadan söz etmeliyiz.

Nolte 1963’te yazdığı “Faşizmin Üç Yüzü” kitabında Yahudi Soykırımı’nı — gerek kapsamı gerek arkasında yatan niyet açısından — benzersiz bir olay olarak tanımlıyor, bu canavarlığın Alman tarihini diğer tüm ulusların tarihinden başka bir konuma yerleştirdiğini belirtiyordu. Ancak 1986’da “Geçmek İstemeyen Geçmiş” isimli makalesinde Nolte, önceki fikirlerini reddetti ve Almanya’nın artık suçluluk duygusundan kurtulmasını savundu.

Nolte’ye göre Almanların yaptıkları soykırım başka ülkelerin tarihlerindeki soykırımlardan farklı değildi.[17] Auschwitz aslında Stalin’in toplama kamplarından esinlenilerek tasarlanmamış mıydı?[18] Ayrıca Nazilerin soykırımını, aslında Alman halkının kendisini savunma eylemi olarak görmek gerekirdi zira Sovyet komünizmi kendi soykırımcı doğasını 1930’larda göstermişti ve Alman halkı önce davranmazsa bunu Almanlara karşı yönlendirmesi muhtemeldi.

Ernst Nolte

Bu makale Alman akademik çevrelerinde büyük bir fırtına kopardı. “Historikerstreit” (Tarihçiler Kavgası) olarak bilinen bu tartışmaya yazarlar, entelektüeller ve politikacılar da katıldı.

Tartışma, o dönemde akademik çevrelere egemen olan sol entelektüellerin zaferiyle sonuçlansa da, karşı tarafı ikna etmek açısından herhangi bir sonuca ulaşılamadı çünkü tarafların dünya görüşleri birbirinden çok farklıydı. Günümüzde Almanya’da, Nazi döneminin şanlı Alman tarihi içinde üzücü bir ara olduğunu ve bu dönemin sürekli gündemde tutulmasının gereksizliğini savunan muhafazakar kesim ile, demokrasinin değerinin unutulmaması için ülkenin Nazi geçmişine ilişkin bilincin sürdürülmesinin önemini vurgulayan sol-liberal cephe arasındaki ateşli tartışmalar devam etmektedir.

Bu tür tartışmalarda, “uzman” görüşlerine başvurmak faydalı olur. Savaş boyunca Nazi rejiminin Polonya Genel Valisi görevini yürüten ve Nürnberg Mahkemeleri’nde idam cezasına çarptırılan Hans Frank’ın asılmadan önce söylediği son sözde olduğu gibi:

“Üzerinden bin yıl geçse bile, Almanya suçluluktan kendisini kurtaramaz.”

Hans Frank

Kişisel olarak, tarihçi Nolte’nin “Geçmek İstemeyen Geçmiş” ifadesi yerine Nobel ödüllü Amerikalı yazar William Faulkner’in bakış açısını tercih ederim: “Geçmiş asla ölmez. Hatta geçmiş bile değildir.”

Scholl Kardeşler amacına ulaştı mı?

Giyotine götürülürken, Sophie Scholl’un son sözleri şöyle olmuştu:

“Haklı bir dava için kendini kurban etmek isteyen neredeyse hiç kimse yokken, adaletin hüküm sürmesini nasıl bekleyebiliriz? Ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım ama benim ölümümden ne çıkar, eğer bizim sayemizde binlerce insan uyanır ve eyleme geçerse?”

Münih Üniversitesi’nin önündeki meydan savaştan hemen sonra, 1946’da “Scholl Kardeşler Meydanı” olarak adlandırıldı.

Beyaz Gül örgütünün üniversite içinde dağıttığı broşürleri gösteren, Scholl Kardeşler Meydanı’ndaki anıt

Yazı boyunca verilen örneklerden görüldüğü üzere, Alman halkı savaş sırasında uyanıp eyleme geçmek bir yana, savaştan sonra da uzun yıllar boyunca suçlu olmadığını, katliamları bilmediğini iddia etti. Ancak o dönemi yaşayanlar bu dünyadan ayrılıp yerlerine yeni kuşaklar geldikçe, 2. Dünya Savaşı’nda yapılanlarla ilgili araştırmalar arttı, Almanların giderek daha büyük bir bölümü savaştaki zulümlerde halkın rolünü inkardan vazgeçti.

Günümüze gelindiğinde, Almanya’nın 2. Dünya Savaşı ile yüzleşme karnesinin, müttefikleri İtalya ve Japonya’nınkinden çok daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Almanya’nın soykırım kurbanlarına ve İsrail’e ödediği tazminat seksen dört milyar doları bulmuşken, Japonya çeşitli Asya uluslarına yalnızca dört milyar dolar ödemiştir. Benzer şekilde Alman ders kitaplarında soykırım geniş çaplı yer alır. Alman halkı uzun yıllar boyunca Hitler dönemini tamamen göz ardı etmeye çalışmışsa da, konuya dürüst şekilde yaklaşıp kapsamlı araştırmalar yapmış pek çok Alman tarihçisi vardır. Buna karşın İtalya’da Mussolini dönemi üzerine incelemeler bu düzeyde değildir[19], Japonya’da ise daha da azdır. Japonlar, başta Çinliler olmak üzere Asya’da ele geçirdikleri bölgelerin halklarına ve düşman esirlerine yaptıkları korkunç zulümlerden hemen hiç söz etmeyip kendilerini atom bombası mağduru olarak dünyaya tanıtırlar[20]. Sanki atom bombası ortada hiçbir neden yokken atılmış, bu bombadan önce, savaşı kaybettiğini bir türlü kabul etmeyen Japonya değilmiş gibi…

Bununla birlikte savaşta Almanlar’ın neden oldukları acılara yaklaşımlarında gözlenen değişim de çok yavaş olmuştur. Köln ve Krefeld kentlerinde yaşayan, savaş dönemini görmüş Almanlarla yapılan ankete katılanların üçte ikisi, savaş sırasında soykırımdan az ya da çok haberdar olduklarını kabul ettiklerinde, Scholl Kardeşler’in ölümünün üzerinden elli beş yıl geçmişti.

Bir sonraki yazıda, kilisenin soykırıma yönelik kayıtsızlığına değinecek ve insanların kötülük karşısındaki tutumlarına göz atacağız.

[1] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

[2] Churchill’i eleştiren Stalin döneminde SSCB’de yargılamaların nasıl olduğunu, “Tarihin En Büyük Bilek Güreşi: Hitler-Stalin” başlıklı yazı dizisinde bulacaksınız.

[3] Kalanlar ise muhtelif hapis cezalarına çarptırıldılar veya haklarında herhangi bir karar verilmeden davaları başka davalarla birleştirildi ya da serbest bırakıldılar.

[4] Örneğin bir önceki yazıda değindiğimiz, üç yüz bin kişinin öldüğü T4 Programı’ndan sorumlu personelin yedisi için idam cezası çıktı.

[5] Uygulanan diğer bir yöntem ise faşistlerin Rusya’daki çalışma kamplarına gönderilmesiydi ki, buralara gönderilenler de genellikle geri dönmediler.

[6] Ancak doktorlarda, Nazi oldukları kesinlikle bilinse bile, bu uygulama geçerli olmadı. Çünkü doktorluk mesleği azami ölçüde uzmanlık gerektirdiğinden doktorların ikamesi mümkün değildi.

[7] Ayrıca her iki bloğun gizli servisleri, Nazi suçlularını kendi bünyelerine dahil edip, düşman tarafa karşı ajan olarak kullandılar.

[8] Bu komploya katılanlar savaş sırasında ve sonrasında uzun bir süre Alman halkının büyük bölümü tarafından vatan haini olarak görülmüşlerdir.

[9] Şunu da belirtelim ki, Hitler dönemi boyunca tek güçlü direniş, sürekli biçimde değil zaman zaman ortaya çıksa da, Alman muhafazakarlarınınki oldu. Daha önceki bölümlerde belirttiğimiz gibi, ekonomik başarılardan etkilenen işçi sınıfının büyük kısmı nasyonal sosyalizmin değilse bile Hitler’in yanında yer almış, yazı dizimizin bir sonraki bölümünde değineceğimiz gibi, Katolik ve Protestanlar da Hitler’i desteklemişlerdi. Çok az sayıdaki yasadışı komünist örgütlerin yeraltı çalışmaları — tüm Alman halkı içindeki en cesur direnişçi grubunu oluşturmakla birlikte — Hitler rejimini devirmek değil, sarsmaktan dahi uzaktı. Hitler’in iktidar yolculuğunda kendisini desteklemiş muhafazakarlar ise, ordudaki ve bürokrasideki güçlü mevzileri sayesinde, Hitler’in tek adam yönetimi içinde ayrı bir güç odağı olarak sorun teşkil etmişlerdir ki; 20 Temmuz 1944 girişimi de bunların en önemlisidir.

[10] Oysa Fransa’daki Yahudi kovuşturmalarının tamamına yakını Fransız memurları ve polisi tarafından yapılmış, bu ülkede Gestapo’nun rolü sınırlı kalmıştır.

[11] Fransa’nın 2. Dünya Savaşı tarihi ile yüzleşmesi ve bu dönemde yapılanlara ilişkin özeleştirilerde bulunması, 1960’ların sonu ile 1970’lerin başına rastlar. Marcel Ophuls’un 1969 tarihli ünlü belgesel filmi “Le Chagrin et la Pitié” (Keder ve Acıma), Fransız halkının aslında ne kadar küçük bir bölümünün direnişçi olduğunu, pek çok Fransız Nazilerle doğrudan işbirliği yaparken, halkın ezici çoğunluğunun da eziyetlere sessiz kalarak masumların katledilmesinde önemli rol oynadığını gösteriyordu. Bu nedenle, söz konusu belgesel 1981 yılına kadar Fransız televizyonlarında yasaklanmıştı.

[12] Bu konuda nihayet bir değişiklik yapılıp, bir insanı şahsen öldürmek yerine soykırım mekanizmasında rol oynamış olmak da suçluların cezalandırılması için yeterli görüldüğünde takvimler 2011 yılını gösteriyordu. Dolayısıyla suçluların hemen hepsi çoktan ölmüşlerdi.

[13] Örneğin Katolik Kilisesi’ndeki çok sayıda çocuk tecavüzü vakası için…

[14] Olaydan yirmi yıl sonra bile Schmid, üniversitede kargaşa çıkmasına izin verilemeyeceğini söyleyerek, yaptığı ihbarı savunuyordu.

[15] Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun Almanca ismi olan “Rote Armee Fraktion” RAF biçiminde kısaltılıyordu. Bu da örgüt kurucularının 2. Dünya Savaşı’nda faşist Almanya’ya karşı savaşan İngiliz “Royal Air Force” (Kraliyet Hava Kuvvetleri)’nin ismine bir göndermeydi.

[16] 1967 Haziran’ında bir Batı Berlin polisinin, solcu bir göstericiyi vurması üzerine Gudrun Ensslin bir öğrenci toplantısında haykırıyordu: “Faşist devlet hepimizi öldürmek istiyor! Şiddete yalnızca şiddetle cevap verilir! Bu kuşak Auschwitz Kuşağı’dır, onlarla tartışmak mümkün değil!”

[17] Nolte’nin verdiği örneklerden biri de Ermeni Soykırımı’ydı.

[18] SSCB’deki toplama kamplarındaki ölüm oranının tüm tutukluların yüzde otuzu civarında olduğunu, buna karşın Alman kamplarında bu oranın yüzde doksan-doksan sekiz aralığında seyrettiğini belirtelim.

[19] Elbette, İtalya’nın savaş suçlarının boyutu ile Almanya’nınkileri kıyaslamanın mümkün olmadığını unutmamak gerekir.

[20] Yazı dizimizin ilk bölümünde değindiğimiz, “geçmiş” ile “tarih” arasındaki farkı hatırlatalım.

17

“5. Bölüm: Yerini Bulmayan Adalet: 1945 Sonrası” için 2 yanıt

2. Dünya Savaşı meraklısı biri olarak çok bilgilendirici, sağlam kaynakalara dayanan, tarafsız ve doğru bir sunumla yazmışsınız. Kaleminize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir